Озвучивание не поддерживается в этом браузере
21. BÖLÜM Yeni Bir Sabah
Gece boyunca yağan kar...
Sabaha karşı durmuştu.
Façalı Konağı'nın bahçesi bembeyazdı.
Taş yolun üzerinde yalnızca gece nöbeti tutan korumaların ayak izleri vardı.

Konağın içindeyse...
Bir önceki geceden kalan çiçek kokusu hâlâ salona yayılıyordu.
Masadaki boş kahve fincanları kaldırılmış...
Çikolata kutuları kapatılmış...
Fakat şöminenin yanındaki koltukta duran küçük, beyaz bir çiçek unutulmuştu.
Ömür, sabah erkenden salona indiğinde ilk olarak onu gördü.
Çiçeği eline aldı.
Parmağındaki yüzüğe baktı.
Dudaklarında istemsiz bir tebessüm oluştu.
Dün gece yaşananların gerçek olduğuna hâlâ inanamıyordu.
Aylarca beklemiş...
Ağlamış...
Ağabeyleriyle karşı karşıya gelmiş...
Sonra Behzat'ın kanıyla açılan yoldan geçip bu yüzüğe ulaşmıştı.
Arkasından gelen ayak seslerini duydu.
Behzat...
Merdivenleri ağır ağır iniyordu.
Sol kolu askıdaydı.
Sağ eliyle korkuluğa tutunmuştu.
Ömür hemen yanına koştu.
- Sen neden yalnız indin?
Behzat kaşını kaldırdı.
- Kendi evimde aşağı inmek için izin mi alacağım?
- Doktor merdivenleri dikkatli kullan dedi.
- Dikkatli kullandım.
- Seni kimse görmedi mi?
- Gördüler.
- Yardım ettiler mi?
- İzin vermedim.
Ömür başını iki yana salladı.
- Haşmet abi seni görürse...
Behzat onu taklit ederek konuştu:
- "Odana çık." "Dinlen." "Kolunu oynatma."
Ömür gülmemeye çalıştı.
- Haksız mı?
Behzat koltuğa oturdu.
Nefesini belli etmeden düzeltmeye çalıştı.
Ömür bunu fark etti.
- Ağrıyor. Biraz.
- İlacını aldın mı?
- Daha almadım.
Ömür ciddi bir ifadeyle önünde durdu.
- Behzat...
- Tamam. Alacağım.
Ömür mutfağa doğru yürüdü.
Behzat arkasından seslendi:
- Kahvaltı da getir.
Ömür durup ona baktı.
- Emredersiniz.
Behzat rahatça arkasına yaslandı.
- Nişanlanınca değiştin. Daha söz dinler oldun.
Ömür yastığı alıp ona fırlattı.
Behzat sağlam eliyle yakaladı.
- Omzum var!
- Sağ omzuna attım.
Behzat gülümseyerek başını salladı.
- İlyas'ın işi zor.
Ömür mutfağa giderken cevap verdi:
- Senin kardeşinle evleniyor.
- Alışkındır.
Façalı Konağı'nın Kahvaltı Salonu
Bir süre sonra Teoman ile Haşmet de masaya geldi.
Teoman'ın elinde telefon...
Haşmet'in elinde ise sabah güvenlik raporları vardı.
Behzat onları görünce hemen doğruldu.
Haşmet daha oturmadan sordu:
- İlacını aldın mı?
Behzat çayından bir yudum aldı.
- Günaydın abi.
- İlacını aldın mı?
- Ömür getiriyor.
Haşmet sandalyeye oturdu.
- Önce ilaç. Sonra kahvaltı.
Behzat Teoman'a döndü.
- Bu adam evlenince de böyle olacak mı?
Teoman telefonunu masaya bıraktı.
- Daha beter olacak.
Haşmet ikisine sırayla baktı.
- Sabah sabah konunuz ben miyim?
Behzat gülümsedi.
- Artık Emine abla da aileye girecek.
- Seni biraz ona devrederiz diye umut ediyorum.
Haşmet sakince çayını doldurdu.
- Sen yine benim sorumluluğumsun.
Behzat iç çekti.
- Kurşun omzuma değil...Özgürlüğüme geldi.
Teoman gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Tam o sırada Ömür ilaç ve suyla geldi.
Behzat hapı aldı.
Haşmet gözleriyle içmesini bekledi.
Behzat hapı yuttuktan sonra bardağı masaya bıraktı.
- Oldu mu?
- Oldu.
- Şimdi yaşayabilir miyim?
- Şimdilik.
Ömür kahvaltı masasına oturdu.
Teoman yüzüğüne baktı.
Kardeşinin parmağında onu görmek...
Hâlâ içinde garip bir ağırlık oluşturuyordu.
Ömür bunu fark etti.
Elini masanın altına saklamaya çalıştı.
Teoman sakin bir sesle konuştu:
- Saklama.
Ömür ona baktı.
Teoman devam etti:
- Alışmam gerekiyor.
Ömür'ün gözleri doldu.
- Pişman mısın?
Teoman hemen başını iki yana salladı.
- Hayır.
- Sadece dün geceye kadar...
O el hep bizim
- Şimdi başka bir el de tutacak.
Ömür masanın üzerinden elini uzattı.
Teoman onun elini tuttu.
- Ben yine sizin kardeşinizim.
- Biliyorum.
Haşmet yüzüğe kısa bir bakış attı.
- İlyas ne zaman aradı?
Ömür hafifçe utandı.
- Sabah altıda.
Behzat kahkaha attı.
- Adam uyumamış demek ki.
Ömür gülümseyerek cevap verdi:
- Ben de uyumadım.
Haşmet kaşını kaldırdı.
- Gece boyunca mı konuştunuz?
Ömür ağabeyine baktı.
- Evet.
Haşmet çayından bir yudum aldı.
- Ne konuştunuz?
Behzat hemen araya girdi:
- Abi...
İnsanlar nişanlanınca ne konuşur?
Haşmet ona döndü.
- Sana sormadım.
Ömür gülümseyerek başını salladı.
- Geleceği konuştuk.
Teoman dikkatle sordu:
- Nasıl bir gelecek?
- Sakin. Küçük bir ev. Kulübe yakın. İlyas işi bırakmak istiyor.
Üç kardeş aynı anda sessizleşti.
Haşmet bardağını masaya bıraktı.
- Kendisi mi söyledi?
- Evet.
- Ne zaman?
- Dün gece.
Teoman düşünceli bir ifadeyle kardeşine baktı.
- Hızır biliyor mu?
- Henüz bilmiyor.
Behzat sakin bir sesle konuştu:
- İlyas bunu daha önce de söylemişti.
Haşmet ona döndü.
- Sana mı?
- Evet.
- Ömür mutlu olsun diye gerekirse bu hayatı bırakırım, dedi.
Ömür'ün gözleri doldu.
Teoman derin bir nefes aldı.
- Kolay bir karar değil.
Ömür başını salladı.
- Biliyorum.
Haşmet birkaç saniye düşündükten sonra konuştu:
- Kararını gerçekten verdiyse...
Biz önünde durmayız.
Ömür ona baktı.
- Gerçekten mi?
- Bu dünyadan çıkmak isteyen adama...
Kapı açılır.
- Ama geçmiş peşini bırakmaz.
Teoman kardeşinin sözünü tamamladı:
- O yüzden dikkatli hareket etmesi gerekir.
Behzat yüzünde hafif bir tebessümle konuştu:
- Siz ikiniz izin verdikçe insan şaşırıyor.
Haşmet bakışlarını ona çevirdi.
- Fazla konuşuyorsun.
Behzat başını salladı.
- Her şey normale döndü.
Çakırbeyli Konağı

Aynı saatlerde...
İlyas bahçede Hızır'ı bekliyordu.
Elinde iki fincan kahve vardı.
Hızır merdivenlerden indiğinde kardeşinin yüzündeki ifadeyi hemen fark etti.
- Hayırdır?
İlyas fincanlardan birini uzattı.
- Konuşmamız lazım.
Hızır kahveyi aldı.
- Kötü bir şey mi?
İlyas başını iki yana salladı.
- Hayır. Ama önemli.
İkisi bahçedeki kapalı bölüme geçtiler.
Karşılıklı oturdular.
Hızır kahvesinden bir yudum aldı.
- Dinliyorum.
İlyas birkaç saniye nasıl başlayacağını düşündü.
Sonra doğrudan konuştu:
- Ben bu işi bırakmak istiyorum.
Hızır'ın kahveyi tutan eli durdu.
Yüzündeki ifade değişmedi.
- Hangi işi?
İlyas gözlerini kaçırmadı.
- Bu hayatı. Mafyayı. Operasyonları. Silahı.
Hızır fincanı masaya bıraktı.
- Ömür istediği için mi?
- Hayır. Ömür benden hiçbir şey istemedi. Bu benim kararım.
Hızır arkasına yaslandı.
Kardeşini uzun süre sessizce izledi.
- Dün geceye kadar böyle düşünmüyordun.
- Dün geceden önce de düşünüyordum.
- Ama Behzat vurulduğunda...
Ne kadar ince bir çizginin üzerinde yaşadığımızı gördüm.
Hızır'ın bakışları ağırlaştı.
İlyas devam etti:
- Bana gelen kurşunu o aldı. Bir daha aynı şey olursa...
Ömür her gün birinin ölüm haberini bekleyecek.Ben ona böyle bir hayat vermek istemiyorum.
Hızır ellerini birbirine kenetledi.
- Bu hayattan çıkmak...
Girmek kadar kolay değildir.
- Biliyorum.
- Düşmanların kalır.
- Biliyorum.
- Sorumlulukların var.
- Onları devrederim.
- Adamların?
- Güvendiğimiz birine bırakırım.
Hızır hafifçe başını yana eğdi.
- Kararın kesin mi?
İlyas hiç tereddüt etmedi.
- Kesin.
- Ömür'ü sevdiğin için mi?
İlyas kısa bir nefes aldı.
- Ömür bana...
Hayatta başka bir yol olduğunu gösterdi.
- Ben silah taşımadan da bir adam olabilirim.
- Sabah çocukların sesine uyanabilirim.
- At kulübünde çit tamir edebilirim.
- Akşam eve dönerken...
Bir operasyonun sonum olup olmayacağını düşünmeyebilirim.
Hızır kardeşinin yüzüne baktı.
İlyas ilk kez önünde başka bir hayatı bu kadar açık anlatıyordu.
- Beni bırakıyor musun?
İlyas'ın yüzü değişti.
- Seni hiçbir zaman bırakmam abi.
- İşimi bırakıyorum. Kardeşliğimi değil.
Hızır gözlerini yere indirdi.
Babalarının ölümünden sonra...
İlyas'ı hem kardeşi hem evladı gibi büyütmüştü.
Onu yanında tutmaya alışmıştı.
Şimdi kardeşi...
Başka bir hayat istiyordu.
Hızır'ın sesi biraz daha alçaldı.
- Ne zaman?
- Hemen değil.
- Önce üzerimdeki işleri tamamlayacağım.
- Sonra yavaşça çekileceğim.
- İstanbul'da kalacak mısınız?
İlyas bir an sustu.
- Bilmiyorum.
- Belki bir süre yurt dışında.
Hızır başını kaldırdı.
- Yurt dışı mı?
- Ömür de istiyor.
- Buradaki tehlikeden uzak olmak için.
Hızır ayağa kalkıp bahçeye baktı.
Uzun süre konuşmadı.
İlyas da onu sıkıştırmadı.
Sonunda Hızır döndü.
- Mutlu olacak mısın?
İlyas'ın cevabı netti.
- Olacağım.
- Ömür de?
- Elimden gelen her şeyi yapacağım.
Hızır ağır ağır başını salladı.
- O zaman...
Önünde durmam.
İlyas'ın gözleri doldu.
- Abi...
Hızır elini kaldırdı.
- Ama bir şartım var.
- Nedir?
- Bu şehirden giderken kaçan adam gibi gitmeyeceksin.
- Üzerindeki bütün hesapları kapatacaksın.
- Adamlarını ortada bırakmayacaksın.
- Ve ne zaman ihtiyacım olursa...
Kardeşim olarak yanımda olacaksın.
İlyas ayağa kalktı.
- Son nefesime kadar.
Hızır onu kendine çekip sarıldı.
- Allah yolunu açık etsin kardeşim.
İlyas ağabeyinin omzuna başını yasladı.
- Sensiz hiçbir yere gitmem.
- Git.
Hızır sırtına vurdu.
- Bazen insan sevdiğini yanında tutarak değil...
Gitmesine izin vererek korur.
İlyas bu cümlenin...
Teoman ve Haşmet'in de öğrenmek zorunda kaldığı aynı gerçek olduğunu bilmiyordu.
Façalı At Kulübü

Öğleden sonra...
Kulübün kapıları yeniden açılmıştı.
Behzat'ın yaralanmasının ardından derslere kısa bir ara verilmişti.
Çocuklar bahçeye koşarak girmiş...
Atlarına kavuşmanın heyecanıyla ortalığı doldurmuştu.
Ömür, küçük bir kızın kaskını takarken kapıda duran siyah aracı fark etti.
İlyas araçtan indi.
Elinde büyük bir kâğıt torba vardı.
Ömür yanına geldi.
- Bu ne?
İlyas torbayı kaldırdı.
- Çocuklara sıcak çikolata.
Ömür gülümsedi.
- Beni satın almaya mı çalışıyorsun?
- Seni dün aldık.
Ömür kaşını kaldırdı.
İlyas hemen düzeltti:
- Yani...
İstedik.
- Usulüyle.
Ömür kollarını göğsünde birleştirdi.
- Aldık ne demek?
İlyas ona yaklaştı.
- Yanlış söyledim.
Ömür gülmemek için ciddi görünmeye çalıştı.
- Bir daha söyle. Seni ailemize kattık. Daha iyi.
İlyas torbayı ona uzattı.
- Beni affettin mi?
- Şimdilik.
İlyas yüzüğüne baktı.
- Güzel durmuş.
Ömür elini kaldırdı.
- Sabah beri kaç kere bakıyorsun?
- Saymadım.
- Ben saydım.
- On iki.
İlyas gülümsedi.
- On üçüncü olsun.
Elini tuttu.
Parmağındaki yüzüğe baktı.
- Gerçekten olmuş.
Ömür'ün yüzündeki şaka dolu ifade yumuşadı.
- Sen de hâlâ inanamıyor musun?
- Hayır.
- Bunca şeyden sonra...
Sana ulaşmak masal gibi geliyor.
Ömür gözlerini onun gözlerine çevirdi.
- Masalmış...
İlyas hafifçe gülümsedi.
- Ama gerçekmiş.
İkisi bir süre sessizce birbirine baktı.
Sonra Ömür sordu:
- Hızır abiyle konuştun mu?
İlyas başını salladı.
- Konuştum.
- Ne dedi?
- İzin verdi.
Ömür'ün yüzü aydınlandı.
- Gerçekten mi?
- Bütün işlerimi kapatacağım.
- Sonra bu hayatı bırakacağım.
Ömür'ün gözleri doldu.
- Ben senden bunu istemedim.
İlyas iki elini tuttu.
- Biliyorum. O yüzden yapıyorum.
- Beni sevdiğin için kendinden vazgeçmeni istemem.
- Kendimden vazgeçmiyorum.
İlyas kulübün içinde koşan çocukları gösterdi.
- Belki ilk defa...Kendimi buluyorum.
Ömür ona sarıldı.
İlyas kollarını etrafına kapattı.
- Yurt dışına gitme meselesini de konuştum.
Ömür başını göğsünden kaldırdı.
- Ne dedi?
- Önce biraz burada kalacağız. Sonra uygun zamanda gideriz.
Ömür yeniden başını ona yasladı.
- Neresi olduğu önemli değil. Sen ol yeter.
İlyas saçlarını öptü.
- Sen olduğun sürece...Her yer ev.
At Çiftliği

Teoman, Leyla'yla çiftliğin arka tarafındaki uzun patikada yürüyordu.
Karların bir kısmı erimiş...
Toprak çamura dönmüştü.
Leyla çizmelerinin çamura batmasına aldırmadan ilerliyordu.
Teoman birkaç adım gerisinde kaldı.
Leyla dönüp ona baktı.
- Yoruldun mu?
Teoman kaşını kaldırdı.
- Ben mi?
- Geride kaldın.
Teoman ona yetişti.
- Seni izliyordum.
Leyla gülümsedi.
- Neden?
- Mutlu görünüyorsun.
- Mutluyum.
Teoman'ın yüzündeki ifade yumuşadı.
- Dün gece...Hızır'la konuştuk.
Leyla durdu.
- Ne söyledi?
- Kapıyı kapatmadı.
Leyla'nın gözlerinde umut belirdi.
- Yani?
Teoman birkaç saniye bekledi.
Sonra onun elini tuttu.
- Yakında...
Seni istemeye geleceğim.
Leyla'nın yüzündeki tebessüm büyüdü.
- Yakında ne kadar yakın?
- Sabırsız mısın?
- Evet.
Teoman gülümseyerek başını salladı.
- Seni ilk tanıdığımda...Bu kadar açık konuşacağını düşünmemiştim.
Leyla bir adım yaklaştı.
- Sen de ilk tanıdığımda bu kadar çok gülecek biri değildin.
- Senin yüzünden.
- Şikâyet ediyor musun?
- Hayır.
Teoman parmaklarını onun parmaklarına kenetledi.
- Ama bir şeyden emin olmak istiyorum.
Leyla ciddileşti.
- Neden?
- Benimle evlenmek...
Yalnızca beni sevmek olmayacak.
- Bu aileyi...Bu hayatı...Tehlikeleri de kabul etmek olacak.
Leyla hiç düşünmeden cevap verdi:
- Ben seni yalnızca çiftlikte gülümsediğin hâlinle sevmedim. Masa'da nasıl oturduğunu da gördüm. Silah sesinde nasıl ayağa kalktığını da. Kardeşlerinin başında nasıl durduğunu da. Behzat yaralandığında nasıl parçalandığını da.
Leyla elini onun göğsünün üzerine koydu.
- Ben senin yalnızca güzel tarafını değil...Taşıdığın bütün yükü seviyorum.
Teoman gözlerini kapatıp eline dokundu.
- Bir gün o yük seni ezerse?
- Birlikte taşırız.
Teoman gözlerini açtı.
- Ya taşıyamazsak?
Leyla hafifçe gülümsedi.
- O zaman altında birlikte kalırız.
Teoman'ın yüzündeki tebessüm kayboldu.
Bu cümle...
Geleceğin karanlık bir habercisi gibi aralarında durdu.
Teoman elini onun yanağına koydu.
- Sen böyle konuşma.
- Neden?
- Seni kaybetme ihtimali bile...İçimi parçalıyor.
Leyla elini tuttu.
- O zaman bugünü kaybetme.
Teoman onu kendine çekti.
Leyla başını göğsüne yasladı.

Bir süre...
Ne gelecek konuşuldu...
Ne düşmanlar...
Ne de ölüm.
Sadece birbirlerinin kalp atışlarını dinlediler.
Boğaz Kıyısı
Akşamüstü...
Haşmet, Emine'yi aynı yerde bekliyordu.
Bu kez elinde kahve yoktu.
Aracının kapısına yaslanmış...
Denizi izliyordu.

Emine geldiğinde uzaktan seslendi:
- Kahve yok mu?
Haşmet ona döndü.
- Bugün sen getirirsin diye düşündüm.
Emine elindeki iki bardağı kaldırdı.
- Beni tanımaya başlamışsın.
Haşmet yanına geldi.
Bardaklardan birini aldı.
- Zor olmadı.
- Ben çok mu kolayım?
- Hayır.
- Ama ne yapacağını tahmin etmeyi seviyorum.
Emine gülümsedi.
İkisi deniz kenarındaki banka oturdular.
Bir süre kahvelerini içtiler.
Haşmet sessizliği bozdu:
- Dün Hızır'la konuştuk.
- Biliyorum.
- Her şeyi biliyorsun.
- Leyla anlattı.
Haşmet başını iki yana salladı.
- Bu evde sır kalmayacak.
Emine güldü.
- Aile olursak hiç kalmaz.
Haşmet ona baktı.
- Aile olmak istiyor musun?
Emine'nin gülümsemesi azaldı.
Bu kez sorusunun arkasında daha büyük bir anlam olduğunu fark etmişti.
- Sen ne istiyorsun?
Haşmet kahvesini kenara bıraktı.
Vücudunu tamamen ona çevirdi.
- Ben seni istiyorum Emine. Geçici değil. Bugünlük değil. Yarın fikrim değişecek şekilde hiç değil.
Emine gözlerini ondan ayırmadı.
Haşmet devam etti:
- Ömür'ün nişanında...Seni o salonda gördüğümde...Ailemin içindeydin. Behzat sana yenge dediğinde...
Rahatsız olmadım. Çünkü doğru geldi.
Emine'nin gözleri doldu.
- Haşmet...
- Ben güzel konuşmayı hâlâ bilmiyorum Emine. Ama niyetimi saklamayı da artık istemiyorum.
Haşmet elini tuttu.
- Sen benimle evlenmek ister misin?
Emine birkaç saniye nefes alamadı.
- Bu...Teklif mi?
Haşmet kaşını kaldırdı.
- Çok mu kötü oldu?
Emine gözyaşlarının arasından güldü.
- Biraz.
- Yeniden mi söyleyeyim?
- Hayır.
- Neden?
- İlk hâli sana benziyordu.
Haşmet'in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
Emine parmaklarını onun parmaklarına kenetledi.
- Evet.
Haşmet'in yüzündeki bütün sertlik bir anda dağıldı.
Derin bir nefes aldı.
Sanki aylardır göğsünde tuttuğu bir yükü bırakmıştı.
Emine gülümseyerek sordu:
- Bu kadar mı?
- Ne yapmam gerekiyor?
- İnsan sevdiği kadın evet dediğinde sarılır.
Haşmet başını hafifçe yana eğdi.
- Sen bana öğretiyorsun yani.
- Mecburum.
Haşmet onu kendine çekti.
Emine kollarını boynuna doladı.
Haşmet başını saçlarına yasladı.

- Hızır'dan isteyeceğim. Usulüyle.
Emine onun göğsünde gülümsedi.
- Kalabalık gelmeyin.
Haşmet güldü.
- Bu lafı bir yerden hatırlıyorum.
- Benim ağabeyim de senin kadar zor.
- Onu ikna ederim.
Emine başını kaldırdı.
- Kendine çok güveniyorsun.
Haşmet doğrudan gözlerinin içine baktı.
- Sana güveniyorum.
Bu cevap...
Emine için söylenebilecek bütün romantik cümlelerden daha ağırdı.
Akşam Yemeği
O gece...
İki aile yeniden Façalı Konağı'nda bir araya geldi.
Resmî bir sebep yoktu.
Ne Masa toplantısı...
Ne operasyon...
Ne de kız isteme.
Sadece...
Birlikte yemek yemek istemişlerdi.
Uzun masanın etrafında herkes vardı.
Teoman ile Leyla yan yana...
Haşmet ile Emine birbirlerine yakın...
İlyas ile Ömür karşılıklı...
Behzat ise masanın başına yakın bir koltukta oturuyordu.
Sol kolu hâlâ askıdaydı.
Ama yüzü...
Uzun zamandır olmadığı kadar mutluydu.
Hızır masadaki herkesi sessizce izledi.
Bir zamanlar birbirine silah çekmeye hazırlanan iki aile...
Şimdi aynı ekmeği bölüşüyordu.
Behzat çatalını masaya bıraktı.
- Ben bir şey söyleyeceğim.
Haşmet hemen baktı.
- Yemeğini ye.
- Abi önemli.
Teoman gülümsedi.
- Söyle.
Behzat masadaki çiftlere sırayla baktı.
- Ben bu ailede yalnız kaldım.
Leyla kahkaha attı.
Emine gülümsedi.
Ömür hemen cevap verdi:
- Sana da birini buluruz.
Behzat başını iki yana salladı.
- Yok. Ben huzurluyum.
İlyas kaşını kaldırdı.
- Beş dakika önce yalnız kaldım diyordun.
- Yalnızlık başka...Huzur başka.
Haşmet sakin bir sesle konuştu:
- İkisini de bilmiyorsun.
Behzat ona döndü.
- Sen aşkı olunca çok konuşur oldun.
Masada bir anda sessizlik oluştu.
Emine gülmemek için bardağına uzandı.
Haşmet Behzat'a baktı.
- Ne dedin?
Behzat masumca omuz silkmek istedi.
Ağrı yüzünden yüzünü buruşturdu.
- Bir şey demedim.
Teoman kahkaha attı.
Ardından Leyla...
İlyas...
Ömür...
Masadaki herkes gülmeye başladı.
Haşmet de birkaç saniye sonra başını iki yana sallayarak gülümsedi.
Behzat etrafına baktı.
- İşte...Bütün uğraşım buydu.
- Ne?
Hızır merakla sordu.
Behzat'ın yüzündeki şaka dolu ifade yavaşça yumuşadı.
- Bu masanın böyle olması. Kimsenin birbirine düşman gibi bakmaması.
Ömür'ün gülmesi. İlyas'ın yanında olması. Teoman abinin Leyla ablayla... Haşmet abinin Emine abla'yla mutlu olması.
Haşmet'in bakışları kardeşine döndü.
Behzat devam etti:
- Benim başka bir isteğim yok.
Masaya kısa bir sessizlik çöktü.
Ömür gözleri dolarak ağabeyine baktı.
İlyas elini Behzat'ın sağlam omzuna koydu.
- Senin de mutlu olacağın bir hayat kuracağız.
Behzat hafifçe gülümsedi.
- Benim mutluluğum...Sizin burada olmanız.
Bu cümle...
Masadaki herkesin kalbine dokundu.
Teoman bardağını kaldırdı.
- Aileye.
Hızır da bardağını aldı.
- Kardeşliğe.
Haşmet gözlerini masadakilere çevirdi.
- Ve bir daha kimsenin...Bu masadan eksilmemesine.
Bütün bardaklar ortada birleşti.
O an...
Yedi kalp değil...
Tek bir kalp atıyordu.
Birbirine kenetlenen zincirin halkaları...
Artık tamamen yerindeydi.
Eski Fabrika
Aynı dakikalarda...
Gölge karanlık odadaki hoparlörden yemek masasındaki konuşmaları dinliyordu.
Önündeki ekranda...
Façalı Konağı'nın yemek salonu görünüyordu.
Yanındaki adam şaşkınlıkla sordu:
- Reis...
Kamerayı konağın içine nasıl yerleştirdiler?
Gölge cevap vermedi.
Yalnızca ekrandaki yüzleri izledi.
Teoman'ın Leyla'ya bakışını...
Haşmet'in Emine'nin sandalyesini kendine doğru yaklaştırmasını...
İlyas'ın Ömür'ün elini masanın altında tutmasını...
Behzat'ın herkesi izlerken gülümsemesini...
Gölge yavaşça ayağa kalktı.
- Tamamlandı.
Yanındaki adam ona döndü.
- Ne tamamlandı?
Gölge masanın üzerine yedi siyah taş koydu.
Taşların her birinde bir isim vardı.
Teoman.
Leyla.
Haşmet.
Emine.
İlyas.
Ömür.
Behzat.
Taşları tek bir zincir şeklinde yan yana dizdi.
- Artık biri acı çektiğinde...
Diğerleri de hissedecek.
- Biri düştüğünde...
Hepsi tutmaya çalışacak.
Adam ürkek bir sesle sordu:
- İlk kimi hedef alacağız?
Gölge parmaklarını taşların üzerinde dolaştırdı.
Önce İlyas'ın taşına dokundu.
Sonra Ömür'ün...
Haşmet'in...
Emine'nin...
Teoman'ın...
Ve en sonunda...
Leyla'nın taşının üzerinde durdu.
Fakat taşı yerinden oynatmadı.
- Henüz değil.
Adam şaşırdı.
- Daha neyi bekliyoruz?
Gölge ekrana baktı.
Masadaki kahkahalar eski fabrikanın karanlığında yankılanıyordu.
- Mutluluğun alışkanlığa dönüşmesini.
- İnsan bir anlık mutluluğu kaybedince üzülür.
- Ama hayatı sandığı mutluluğu kaybedince...
Yıkılır.
Gölge taşların etrafına ince, kırmızı bir ip bağladı.
Yedi taş...
Tek bir zincirin içinde kaldı.
- Bırakın...
Biraz daha masalmış gibi yaşasınlar.
Sonra ışığı kapattı.
- Gerçekle yüzleşecekleri gün yaklaşıyor.


Комментарии