23 страницаОпубликовано: 19.08.2026. 08:23
20

Озвучивание не поддерживается в этом браузере

23. BÖLÜM İki Kapı, Tek Kader

Aradan üç hafta geçmişti.

İstanbul...

Kışın en sert günlerini geride bırakmaya başlamıştı.

Karlar yavaş yavaş eriyor...

Boğaz'ın üzerindeki gri hava, yerini solgun bir güneşe bırakıyordu.

Façalı Konağı'nda iki ayrı hazırlık vardı.

Bir tarafta...

İlyas ile Ömür'ün yaklaşan nikâhı konuşuluyordu.

Diğer tarafta ise...

Teoman ile Haşmet'in aynı gün Çakırbeyli Konağı'na gidip Leyla ile Emine'yi istemesi için hazırlık yapılıyordu.

Behzat'ın omzu her geçen gün biraz daha iyileşiyordu.

Sol kolunu artık dikkatli şekilde hareket ettirebiliyor...

Fakat Haşmet'in gözetiminden hâlâ kurtulamıyordu.

Sınırsızlar'dan ise tek bir haber yoktu.

Ne yeni bir saldırı...

Ne tehdit...

Ne de görünen bir adam...

Bu sessizlik...

Herkesin huzuruna karışmış ince bir şüphe gibi hayatlarının bir köşesinde duruyordu.

Ama artık hiç kimse güzel günlerini yalnızca yaklaşan karanlığı düşünerek geçirmek istemiyordu.

Çünkü bazı insanlar...

Kötü bir son ihtimali yüzünden güzel bir başlangıçtan vazgeçmezdi.

Façalı Konağı

Sabah...

1e4a9ce02f496e18ff5f68d5e8fe7fab.jpg

Behzat salonun ortasında durmuş, sol kolunu yavaşça kaldırmaya çalışıyordu.

Fizyoterapist karşısında sayıyordu.

- Biraz daha.

Behzat dişlerini sıktı.

- Daha ne kadar?

- Omuz hizasına kadar.

- Omzum oraya çıkmak istemiyor.

Fizyoterapist sakin bir sesle cevap verdi:

- Sen isteyeceksin.

Behzat kolunu biraz daha kaldırdı.

Ağrı yüzüne vurdu.

Tam bırakacakken Haşmet'in sesi geldi:

- Devam et.

Behzat başını çevirdi.

Haşmet kapının yanında durmuştu.

Üzerinde siyah gömlek...

Elinde kahve vardı.

Behzat homurdandı.

- Sen ne zamandır fizyoterapist oldun?

Haşmet sakince kahvesinden bir yudum aldı.

- Sen dinlemeyince...Her şeyi öğrenmek zorunda kalıyorum.

Behzat kolunu güçlükle omuz hizasına getirdi.

Fizyoterapist başını salladı.

- Güzel. Şimdi yavaşça indir.

Behzat kolunu indirdiğinde derin bir nefes aldı.

- Bitti mi?

- Bugünlük.

Behzat hemen kanepeye oturdu.

- Allah razı olsun.

Fizyoterapist eşyalarını toplarken Haşmet'e döndü.

- Hareketleri her gün yapması gerekiyor.

Haşmet başını salladı.

- Yapar.

Behzat araya girdi:

- Ben de buradayım.

Haşmet ona baktı.

- O yüzden bana söylüyor.

Fizyoterapist gülümseyip çıktı.

Behzat koltuğa yaslandı.

- Emine abla'yla evlenince de böyle mi olacaksın?

Haşmet kaşını kaldırdı.

- Nasıl?

- Her şeye karışan.

- Sen evlenmiyorsun.

- Konuyu bana getirme.

Tam o sırada Teoman salona girdi.

Elinde iki takım elbise vardı.

Birini kanepeye...

Diğerini Behzat'ın yanına bıraktı.

- Hangisi?

Behzat kumaşlara baktı.

- İkisi de siyah.

Teoman ciddi bir ifadeyle cevap verdi:

- Aynı değil.

- Biri koyu siyah.

- Diğeri siyah.

Haşmet başını iki yana salladı.

Behzat kahkaha attı.

- Siz kız istemeye mi gidiyorsunuz...Cenazeye mi?

Teoman kaşlarını çattı.

- Ne giyelim?

- Biriniz gri giyin. Biriniz lacivert.

Haşmet sakince cevap verdi:

- Siyah iyidir.

Behzat ellerini havaya kaldırdı.

- Aynı aileden iki kız istemeye gideceksiniz. Hızır abi sizi karşısında görünce Masa toplantısı başladı sanacak.

Teoman koltuğun karşısına oturdu.

- Sen de bizimle geleceksin.

Behzat şaşırdı.

- Ben mi?

- Evet.

- Ne yapacağım?

Haşmet cevap verdi:

- Susacaksın.

Behzat'ın yüzü düştü.

- O zaman neden geliyorum?

Teoman hafifçe gülümsedi.

- Aile olduğun için.

Behzat birkaç saniye sustu.

Yüzündeki şaka dolu ifade yumuşadı.

- Gelirim.

Sonra hemen ekledi:

- Ama konuşurum.

Haşmet kahvesini masaya bıraktı.

- Ağrın artarsa odana gönderirim.

Behzat arkasına yaslandı.

- Daha gitmeden baskı başladı.

Ömür'ün Odası

Ömür yatağın üzerine yayılmış nikâh belgelerini düzenliyordu.

Kimlik fotokopileri...

Sağlık raporları...

Nikâh tarihi için hazırlanmış başvuru evrakları...

Yanında oturan Emine, listeyi kontrol ediyordu.

Leyla ise pencerenin kenarında durmuş, telefonuna gelen mesajı okuyordu.

Ömür başını kaldırdı.

- Kim yazdı?

Leyla telefonu hemen kapattı.

- Kimse.

Emine kaşını kaldırdı.

- Teoman.

Leyla gülümsedi.

- Nereden bildin?

- Yüzünden.

Ömür dosyayı kapattı.

- Ne yazmış?

Leyla mesajı yeniden açtı.

- "Bu akşam erken hazır olun." demiş.

Ömür gözlerini büyüttü.

- Bu akşam mı geliyorlar?

Emine hafifçe gülümsedi.

- Evet.

- Teoman seni...Haşmet de beni istemeye gelecek.

Ömür heyecanla ayağa kalktı.

- Siz neden bu kadar sakinsiniz?

Leyla yatağın kenarına oturdu.

- Sakin değilim. Sabah üç farklı elbise değiştirdim.

Emine başını iki yana salladı.

- Beş.

Leyla ona baktı.

- Saydın mı?

- Aynı odadaydık.

Ömür gülümseyerek Emine'ye döndü.

- Sen ne giyeceksin?

Emine başıyla dolabın yanındaki uzun, koyu yeşil elbiseyi gösterdi.

- Onu.

Leyla kaşını kaldırdı.

- Haşmet görünce konuşmayı unutabilir.

Emine hafifçe güldü.

- Son zamanlarda yeterince konuşuyor.

Ömür yatağın üzerine oturdu.

- Gerçekten değişti mi?

Emine birkaç saniye düşündü.

- Değişmedi. Bence hep böyleydi. Sadece kimseye göstermiyordu.

Leyla başını salladı.

- Teoman da öyle. Dışarıdan bakınca her şeyi kontrol eden bir adam. Ama bazen...Sadece başını omzuma koyup hiçbir şey söylemeden duruyor.

Ömür iki kadını dikkatle izledi.

- Mutlusunuz, değil mi?

Emine'nin yüzünde yumuşak bir ifade oluştu.

- Çok.

Leyla da başını salladı.

- Korktuğum kadar mutluyum.

Ömür kaşlarını hafifçe çattı.

- Neden korkuyorsun?

Leyla bir an sustu.

Sonra pencerenin dışına baktı.

- Bilmiyorum. Her şey bu kadar güzel olunca...

İnsan kaybetmekten korkuyor.

Odada kısa bir sessizlik oluştu.

Emine elini Leyla'nın elinin üzerine koydu.

- Bugünü düşün. Yarın gelince onu da düşünürüz.

Ömür başını salladı.

- Aynen. Bugün sizin gününüz.

Leyla hafifçe gülümsedi.

- Birkaç hafta önce senin günündü.

Ömür parmağındaki yüzüğe baktı.

- Benimki hâlâ devam ediyor.

Tam o sırada telefonu çaldı.

İlyas arıyordu.

Ömür hemen açtı.

- Efendim?

İlyas'ın sesi duyuldu.

- Hazır mısın?

- Neye?

- Nikâha.

Ömür güldü.

- Daha iki hafta var.

- Ben hazırım.

- Sabah beri aynı şeyi söylüyorsun.

- İki hafta çok uzun.

Emine ile Leyla birbirlerine bakıp gülümsediler.

Ömür pencereye doğru yürüdü.

- Sabret.

- Ağabeylerimi aylarca bekledik.

- İki haftayı da beklersin.

İlyas alçak bir sesle konuştu:

- Seni eve götürmek istiyorum artık.

Ömür'ün yüzündeki tebessüm yumuşadı.

- Ben de seninle bir eve uyanmak istiyorum.

- O zaman yarın yapalım.

- İlyas.

- Tamam.

- İki hafta.

- Ama her gün sayacağım.

Ömür başını pencereye yasladı.

- Say. Sonunda ben olacağım.

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.

Sonra İlyas'ın sesi daha derin çıktı:

- Sonunda değil. Bundan sonraki her şeyin başında sen olacaksın.

Ömür'ün gözleri doldu.

- Akşam görüşürüz.

- Seni almaya geleyim mi?

- Bugün senin evinde hazırlık var.

- Kardeşlerini isteyecekler.

İlyas hafifçe güldü.

- Bu evde bugün herkes gergin.

- Hızır abi sabahtan beri kahve içiyor.

Leyla sesini yükseltti:

- Telefonda olduğumuzu biliyor mu?

İlyas cevap verdi:

- Şimdi öğrendi.

Hızır'ın uzaktan gelen sesi duyuldu:

- Telefonu kapat da işine bak!

Üç kadın aynı anda güldü.

Ömür konuştu:

- Git. Ağabeyini daha fazla sinirlendirme.

- Akşam seni görürüm.

- Bekliyorum.

Telefon kapandı.

Leyla derin bir nefes aldı.

- Demek gerçekten başlıyor.

Emine aynadaki yansımasına baktı.

- Hayır. Asıl bundan sonra başlıyor.

Çakırbeyli Konağı

Hızır çalışma odasında oturmuş...

Önündeki boş kâğıda bakıyordu.

İlyas içeri girdi.

- Hâlâ ne diyeceğini mi düşünüyorsun?

Hızır başını kaldırdı.

- Ne zaman girdin?

- Az önce. Ama sen beni fark etmedin.

İlyas karşısındaki koltuğa oturdu.

- Teoman ile Haşmet'i zorlayacak mısın?

Hızır kaşını kaldırdı.

- Sana ne?

- Merak ettim.

- Sen kendi nikâhına bak.

İlyas hafifçe gülümsedi.

- Benim işim tamam.

Hızır tespihini eline aldı.

- Sen öyle san.

- Façalılarla dün konuştum.

İlyas'ın yüzü ciddileşti.

- Ne konuştunuz?

- Nikâhtan sonra bir süre İstanbul'da kalmanızı istiyorlar.

- Ben de aynı fikirdeyim.

- Neden? Sınırsızlar hâlâ dışarıda. Siz yurt dışına giderken yol üzerinde hedef olabilirsiniz.

İlyas derin bir nefes aldı.

- Haklısınız. Önce buradaki işleri kapatacağım zaten.

Hızır kardeşine dikkatle baktı.

- Gitmek istediğine emin misin?

İlyas başını salladı.

- Evet. Ama senin yanında olmak da istiyorum. İkisi aynı anda mümkün değil.

Hızır başını hafifçe öne eğdi.

- Ben seni yanımda tutmak için hayatını elinden alamam.

İlyas gözlerini ağabeyinden ayırmadı.

Hızır devam etti:

- Babamızdan sonra...Seni hiç yanımdan ayırmadım. Bunun seni korumak olduğunu düşündüm. Belki de bazen fazla tuttum.

İlyas hemen karşı çıktı:

- Hayır abi. Sen olmasaydın ben bugün burada olmazdım.

Hızır'ın gözleri doldu.

Ama yüzündeki ifadeyi bozmadı.

- Şimdi başka bir ailen olacak.
Ömür olacak. Çocukların olacak.

İlyas'ın yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu.

- İnşallah.

Hızır da hafifçe gülümsedi.

- Seni baba olarak düşünmek garip.

- Neden?

- Kendin hâlâ çocuksun.

İlyas kahkaha attı.

- Ömür beni eğitir.

- Şimdiden başladı.

Hızır'ın gülümsemesi biraz daha büyüdü.

Tam o sırada kapı çalındı.

Emine içeri girdi.

- Hazırlıklar tamam.

Hızır ayağa kalktı.

Kardeşini baştan aşağı süzdü.

Gözleri birkaç saniye elbisesinin üzerinde kaldı.

Sonra yüzüne baktı.

- Güzel olmuşsun.

Emine gülümsedi.

- Sağol abi.

Hızır'ın sesi yumuşadı.

- Emin misin?

Emine neyi sorduğunu anlamıştı.

- Haşmet'ten mi?

Hızır başını salladı.

- Evet.

Emine bir adım yaklaştı.

- Eminim.

- Sana hiç korku verdi mi?

- Hayatından dolayı evet. Kendinden dolayı hiç vermedi.

Hızır gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Emine elini ağabeyinin koluna koydu.

- Beni kaybetmiyorsun.

Hızır hafifçe başını salladı.

- Hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz.

İlyas gülümsedi.

- Çünkü doğru.

Hızır ona sertçe baktı.

- Sen karışma.

İlyas ellerini kaldırdı.

- Tamam.

Emine ağabeyine sarıldı.

Hızır kollarını etrafına kapattı.

- Mutlu ol.

Emine başını omzuna yasladı.

- Sen de ol.

Hızır'ın gözleri kapının dışında bekleyen Leyla'ya kaydı.

Birazdan...

İki kardeşini aynı anda başka bir hayatın kapısına uğurlayacaktı.

Ama bu kez...

Korkusunun önüne geçmemeye karar vermişti.

Akşam

Çakırbeyli Konağı'nın avlusunda araç sesleri duyuldu.

Demir kapılar açıldı.

Önde Teoman'ın aracı...

Arkasında Haşmet'in...

En son Behzat ile Ömür'ün bulunduğu araç içeri girdi.

Behzat araçtan inerken sol omzunu dikkatle tuttu.

Ömür hemen yanına yaklaştı.

- Ağrıyor mu?

- Biraz.

- Geri dönelim mi?

Behzat ona sertçe baktı.

- İki ağabeyim kız istemeye geliyor.
Ben evde mi oturacağım?

Haşmet araçtan inerken konuşmayı duymuştu.

- Ağrın artarsa döneceksin.

Behzat yüzünü buruşturdu.

- Daha kapıdan girmedik.

Teoman ceketini düzeltti.

Elinde Leyla için hazırlanmış sade, beyaz çiçekler vardı.

Haşmet'in elindeyse koyu kırmızı güller bulunuyordu.

Behzat ikisine baktı.

- Kim seçti bunları?

Teoman başıyla Ömür'ü gösterdi.

- O.

Behzat onaylar gibi başını salladı.

- İyi. Size bıraksak ikiniz de silah kutusuyla gelirdiniz.

Haşmet kısa bir bakış attı.

- Behzat.

Behzat hemen sustu.

Ama birkaç saniye sonra Ömür'e fısıldadı:

- Haksız mıyım?

Ömür gülmemek için başını çevirdi.

Konağın kapısı açıldı.

Hızır önde...

Yanında İlyas vardı.

İki aile birbirlerini sakin ama sıcak bir tavırla karşıladı.

Hızır, Teoman'la tokalaştı.

- Hoş geldiniz.

- Hoş bulduk.

Haşmet'e döndü.

- Hazır mısın?

Haşmet kaşını hafifçe kaldırdı.

- Neye?

- Tuzlu kahveye.

Haşmet'in bakışları konağın iç tarafına kaydı.

- Emine o kadar tuz koymaz.

Hızır hafifçe güldü.

- Kardeşimi fazla hafife alıyorsun.

Behzat araya girdi:

- Abi...

İlyas'ın kahvesinden sonra ölçüyü yükseltmiş olabilirler.

İlyas omzuna hafifçe vurmak istedi.

Son anda yarasını hatırlayıp elini geri çekti.

- Sen sus.

Behzat gülümsedi.

- Kanka, senin sayende tecrübe kazandılar.

Hızır başını iki yana salladı.

- İçeri geçelim.

- Yoksa kapıda kızları vermekten vazgeçeceğim.

Teoman sakin bir sesle cevap verdi:

- O zaman kapıdan girmeden konuşuruz.

Hızır ona baktı.

İki adam birkaç saniye ciddi görünmeye çalıştı.

Sonra ikisi de gülümsedi.

İlk gün aynı masada birbirini suçlayan iki reis...

Artık kardeşlerinin mutluluğu için aynı kapıda şakalaşabiliyordu.

Büyük Salon

Salon sade biçimde hazırlanmıştı.

Masanın üzerinde çiçekler...

Gümüş tepsiler...

Kahve fincanları...

Ve iki küçük yüzük kutusu vardı.

Herkes yerini aldı.

Teoman ile Haşmet yan yana oturdu.

Behzat, onların hemen yanında...

Ömür ile İlyas karşı tarafta...

Hızır ise masanın başındaydı.

Emine ve Leyla henüz yukarıdaydı.

Hızır iki adama baktı.

- Aynı anda iki kız istemek kimin fikriydi?

Teoman sakin bir sesle cevap verdi:

- Benim.

Haşmet hemen ona döndü.

- Senin değildi.

Teoman kaşını kaldırdı.

- Ortak karardı.

Behzat kısık sesle mırıldandı:

- Aslında Ömür söyledi.

Haşmet bakışlarını ona çevirdi.

- Susacaktın.

Behzat masum bir ifadeyle cevap verdi:

- Doğruyu söyledim.

Hızır hafifçe gülümsedi.

- Demek bu ailenin gerçek reisi Ömür.

Teoman başını salladı.

- Bazen.

İlyas hemen ekledi:

- Çoğu zaman.

Ömür ona dirseğiyle hafifçe dokundu.

Salonda kahkahalar yükseldi.

Gerginlik dağılıyor...

İki aile artık gerçekten bir aile gibi davranıyordu.

Üst Kat

Leyla aynanın karşısında son kez saçını düzeltiyordu.

Emine kapının yanında durmuş onu izliyordu.

- Hazır mısın?

Leyla derin bir nefes aldı.

- Hayır.

Emine gülümsedi.

- Ben de değilim.

Leyla ona döndü.

- Haşmet'e kahveyi nasıl yaptın?

Emine masadaki fincanı gösterdi.

- Biraz tuzlu.

- Biraz mı?

- İlyas kadar değil.

Leyla kahkaha attı.

- Teoman'ınki de aynı.

Emine kaşını kaldırdı.

- Acıdın mı?

Leyla başını iki yana salladı.

- Hayır. Ama içebilir mi bilmiyorum.

Emine elini tuttu.

- İçerler. Bizi istiyorlarsa içerler.

Leyla birkaç saniye sustu.

Sonra gözleri doldu.

- Emine abla...

- Efendim?

- Annemiz burada olsaydı...

Emine'nin yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Leyla devam etti:

- Bizi böyle görseydi mutlu olur muydu?

Emine onun ellerini iki elinin arasına aldı.

- Çok mutlu olurdu.Teoman'ı da severdi.
Haşmet'i de.

Leyla gözyaşlarını sildi.

- Ağlamak istemiyorum.

- Ağla. Bugün hakkın.

Emine ona sarıldı.

- Biz bu evden gitmiyoruz. Sadece ailemizi büyütüyoruz.

Leyla gözlerini kapattı.

Bu cümle...

Façalıların Ömür'e söylediği sözün aynısıydı.

İki ailenin kalpleri...

Artık aynı dili konuşuyordu.

Salon

Kapı açıldı.

Önce Leyla...

Ardından Emine içeri girdi.

Teoman'ın gözleri doğrudan Leyla'ya çevrildi.

Haşmet ise Emine'yi gördüğü anda yüzündeki bütün sertliği kaybetti.

Behzat iki ağabeyine sırayla baktı.

İlyas'a doğru eğilip fısıldadı:

- İkisi de gitti.

İlyas gülümsedi.

- Çoktan.

Leyla çiçekleri Teoman'dan aldı.

- Hoş geldin.

Teoman gözünü ondan ayırmadan cevap verdi:

- Hoş buldum.

Emine, Haşmet'in karşısına geçti.

Kırmızı güllere baktı.

- Bunları sen mi seçtin?

Haşmet dürüstçe cevap verdi:

- Ömür yardım etti.

Emine güldü.

- En azından dürüstsün.

Haşmet gülümseyerek çiçekleri uzattı.

- Bir dahakini kendim seçerim.

- Bir dahaki de mi var?

- Ömür boyu çok olacak.

Emine'nin yüzündeki tebessüm derinleşti.

Hızır boğazını temizledi.

- Biz de buradayız.

Haşmet başını ona çevirdi.

- Farkındayım.

Behzat kısık sesle mırıldandı:

- Pek değildi.

Haşmet bunu duydu ama karşılık vermedi.

Çünkü o an...

Emine'nin gülümsemesi, kardeşinin şakalarından daha önemliydi.

Kahveler geldi.

Leyla, Teoman'ın fincanını önüne bıraktı.

- Afiyet olsun.

Teoman fincana baktı.

Sonra Leyla'ya.

- Çok mu tuzlu?

Leyla masum bir ifadeyle cevap verdi:

- İçmeden bilemezsin.

Teoman kahveden bir yudum aldı.

Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

Behzat dikkatle izliyordu.

- Nasıl?

Teoman fincanı yeniden dudaklarına götürdü.

- Güzel.

Leyla kaşını kaldırdı.

- Gerçekten mi?

Teoman gözlerinin içine baktı.

- Sen yaptıysan...Güzeldir.

Haşmet ona kısa bir bakış attı.

- Bu cümleyi İlyas'tan aldın.

İlyas hemen itiraz etti:

- İlk ben söyledim.

Teoman gülümsedi.

- Güzel cümle. Sahibi olmaz.

Herkes güldü.

Emine, Haşmet'in fincanını uzattı.

- Sıra sende.

Haşmet kahveyi aldı.

Bir yudum içti.

Tuz, kahvenin bütün tadını bastırmıştı.

Fakat Haşmet sakince ikinci yudumu aldı.

Emine dikkatle sordu:

- Nasıl?

Haşmet fincanı masaya bıraktı.

- Az koymuşsun.

Emine şaşırdı.

- Az mı?

- İstersen biraz daha ekle.

Salonda kahkahalar yükseldi.

Emine gözlerini kıstı.

- Dalga mı geçiyorsun?

Haşmet hafifçe gülümsedi.

- Hayır. Senin elinden zehir olsa içerim.

Bir anda herkes sustu.

Emine'nin gözleri doldu.

Behzat dudaklarını büzüp İlyas'a baktı.

- İşte bu bizim ailede romantizmin geldiği son nokta.

Haşmet başını ona çevirdi.

- Senin kahveni de tuzlu yapalım mı?

Behzat hemen sustu.

Kahveler bittikten sonra...

Salondaki hava yeniden ciddileşti.

Teoman, ceketinin düğmesini ilikledi.

Hızır'ın karşısında biraz öne doğru oturdu.

Sesi sakindi.

Ama her kelimesi kararlıydı.

- Allah'ın emri...Peygamber'in kavliyle...Kardeşin Leyla'yı...Kendime istiyorum.

Leyla'nın gözleri doldu.

Hızır bakışlarını önce kardeşine...

Sonra Teoman'a çevirdi.

- Leyla ne diyor?

Leyla hiç tereddüt etmedi.

- Ben Teoman'ı istiyorum abi.

Hızır başını hafifçe eğdi.

- Allah mesut etsin.

Teoman derin bir nefes aldı.

Hızır elini uzattı.

Teoman elini sıktı.

Sonra Hızır, gözlerini Haşmet'e çevirdi.

Haşmet ağır ağır ayağa kalktı.

Emine de onun karşısında duruyordu.

Haşmet, Hızır'a baktı.

- Allah'ın emri...Peygamber'in kavliyle...Kardeşin Emine'yi...Kendime istiyorum Hızır.

Hızır'ın yüzündeki ifade birkaç saniye değişmedi.

Sonra Emine'ye döndü.

- Sen ne diyorsun?

Emine'nin gözleri Haşmet'teydi.

- Ben...Haşmet'i seviyorum.

Haşmet'in nefesi hafifçe değişti.

Bu cümleyi ondan daha önce duymuştu.

Ama ailesinin önünde...

Ağabeyinin karşısında...

Bu kadar açık işitmek bambaşkaydı.

Hızır ayağa kalktı.

Haşmet'in karşısına geçti.

- Emine'yi sana verirsem...
Onu değiştirmeye çalışmayacaksın.

Haşmet başını salladı.

- Onu olduğu için seviyorum.

- Susturmaya çalışmayacaksın.

- Zaten susmaz.

Emine gözlerini kıstı.

Haşmet ona bakıp hafifçe gülümsedi.

- İyi ki de susmaz.

Hızır'ın yüzündeki sertlik yumuşadı.

Elini uzattı.

- Allah mesut etsin.

Haşmet elini sıktı.

- Âmin.

Emine daha fazla dayanamadı.

Ağabeyine sarıldı.

Leyla da yanlarına geldi.

Hızır iki kardeşini birden kollarının arasına aldı.

Gözlerini birkaç saniye kapattı.

İlyas ayağa kalkıp onların yanına geldi.

Bir anda...

Çakırbeyli kardeşler birbirlerine sarılmıştı.

Teoman, Haşmet ve Behzat onları sessizce izliyordu.

Behzat alçak sesle konuştu:

- Bizim aile büyüdü.

Teoman başını salladı.

- Evet.

Haşmet'in gözleri Emine'deydi.

- Çok büyüdü.

Yüzükler çıkarıldı.

Teoman, Leyla'nın karşısında durdu.

Kutuyu açtı.

İçinde annesinin kolyesine uyumlu, sade bir yüzük vardı.

- Büyük bir konuşma yapmayacağım.

Leyla gülümsedi.

- Zaten yaptın.

Teoman başını hafifçe yana eğdi.

- Ne zaman?

- Beni Hızır'ın karşısında istediğin an.

Teoman onun elini tuttu.

- O zaman...

Geri kalanını hayatım boyunca söylerim.

Yüzüğü parmağına taktı.

Leyla da onun yüzüğünü taktı.

Sonra Teoman elini dudaklarına götürüp öptü.

Salondan alkış yükseldi.

Haşmet ise siyah kutuyu cebinden çıkardı.

Emine onu hemen tanıdı.

Boğaz kıyısında sakladığı kutuydu.

- Demek buydu.

Haşmet kutuyu açtı.

İçindeki yüzük sade ama ağır bir tasarıma sahipti.

Ortadaki küçük taşın çevresinde ince siyah çizgiler vardı.

e0a39e368eafabe39d2e44724ecc6c12.jpg

Emine yüzüğe baktı.

- Güzelmiş.

Haşmet kaşını kaldırdı.

- Sadece güzel mi?

Emine gülümsedi.

- Çok güzel.

Haşmet elini tuttu.

- Ben sana hayatımın kolay olacağını söyleyemem. Düşmanım olmayacağını da. Her gün sakin geçecek diyemem. Ama bir şeyi söylerim.

Emine gözlerini ondan ayırmadı.

- Ne?

- Ne olursa olsun...Yanında olacağım.
Senin önünde değil. Arkanda değil.
Yanında...hep yanında olacağım.

Emine'nin gözlerinden yaşlar süzüldü.

- Bana yeter.

Haşmet yüzüğü parmağına taktı.

Emine de onun yüzüğünü takarken fısıldadı:
- Artık kaçamazsın.

Haşmet gülümsedi.
- Zaten kaçmıyordum.
- Sadece yavaş geliyordun.
- Ama geldim.

Emine başını salladı.
- Geldin.

Haşmet alnını onun alnına yasladı.

b759220ce705ba40a5122989ce0db5fb.jpg

Ailelerinin önünde...
Gösterişsiz...
Sessiz...
Ama bütün ömürlerini içine alan bir söz verdiler.

Gecenin İlerleyen Saatleri
İki nişan da tamamlandıktan sonra...
Salon yeniden kahkahalarla doldu.

Behzat koltuğunda oturmuş...
Bir yandan omzunu tutuyor...
Bir yandan da herkesi izliyordu.

Ömür, İlyas'ın yanında...

Leyla, Teoman'ın koluna girmiş...

Emine ise Haşmet'le konuşuyordu.

Hızır, Behzat'ın yanına oturdu.
- Ne düşünüyorsun?
Behzat gülümsedi.
- Başardık.
Hızır başını salladı.
- Sen başardın.
Behzat ona baktı.
- Ben sadece biraz yol açtım. Gerisini onlar yaptı.
Hızır birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra Behzat'ın sağlam omzuna dokundu.
- Sen olmasaydın...
Bu iki aile hâlâ birbirine şüpheyle bakıyor olabilirdi.
Behzat'ın yüzündeki gülümseme yumuşadı.
- Ben ailem mutlu olsun istedim.
- Şimdi mutlular.
Hızır salondakilere baktı.
- Sen?
- Ben de mutluyum.
- Kendin için ne istiyorsun?
Behzat kısa bir süre düşündü.
Sonra sakin bir sesle cevap verdi:
- Bir ev.
- Yanında at kulübü.
- Çocukların koştuğu bir bahçe.
- Ağabeylerimin yakında olduğu...
Kardeşimin her gün uğrayabileceği bir yer.
Hızır gülümsedi.
- Kadın yok mu?
Behzat başını iki yana salladı.
- Bana göre değil.
Hızır hafifçe kaşını kaldırdı.
- Hayat uzun.
Behzat salondaki çiftlere baktı.
- Benim kalbim...
Onlarla dolu.
- Başka birine yer kalmamış.
Hızır bu cevaba gülümsedi.
Ama Behzat'ın gözlerinde...
Kendi seçtiği yalnızlıktan çok...
Ailesini kaybetme korkusunun sessiz izini gördü.

Gece Yarısı

Misafirler dağılmaya hazırlanırken...
Konağın dışındaki nöbetçi korumalardan biri, bahçe duvarının yanında küçük bir parıltı fark etti.

El fenerini o tarafa çevirdi.
Karda yarıya kadar gömülmüş...
Küçük siyah bir düğme vardı.
Koruma eğilip eldiveniyle aldı.
Üzerinde hiçbir işaret görünmüyordu.
Fakat düğmenin arkasında...
Çok küçük bir mikrofon deliği vardı.
Korumanın yüzü değişti.

Telsizine uzandı.
- Reis...
Bir şey bulduk.

Birkaç dakika sonra...
Hızır, Teoman, Haşmet, İlyas ve Behzat çalışma odasında toplanmıştı.

Kadınlar salonda kalmıştı.
Haşmet siyah cihazı eldivenle tutuyor...
Işığın altında inceliyordu.
Behzat koltuğa yaslandı.
- Dinleme cihazı mı?
Haşmet başını salladı.
- Evet.
Hızır kaşlarını çattı.
- Ne zamandır burada?
Koruma amiri cevap verdi:
- Bilmiyoruz Reis.
- Karın altında kaldığına göre birkaç gündür olabilir.
Teoman pencereye doğru yürüdü.
- Demek her şeyi duydular.
İlyas'ın yüzü sertleşti.
- Nikâh tarihini...
- Kız istemeleri...
- Bu akşamı...
Haşmet cihazı masaya bıraktı.
Sesi yeniden o eski, ağır hâline dönmüştü.
- Her şeyi.
Behzat'ın bakışları ağabeyine çevrildi.
- Sınırsızlar.
Haşmet başını salladı.
- Başkası olamaz.
Hızır yumruğunu masaya koydu.
- Aylarca neden beklediler?
Haşmet cevap vermeden önce odadaki dört adama baktı.
- Çünkü bizi izliyorlardı.
- Ne kadar bağlandığımızı...
- Kimin kimi sevdiğini...
- Kimin için neyi göze alacağını öğreniyorlardı.
Teoman'ın yüzü taş gibi oldu.
- Şimdi öğrendiler.
- Evet.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
İlyas sordu:
- Bundan sonra ne yapacağız?
Haşmet'in gözleri masadaki küçük cihazdaydı.
- Hiçbir şeyi bozmayacağız.
Hızır şaşkınlıkla baktı.
- Ne demek?
Haşmet başını kaldırdı.
- Onlar bizim korkup geri çekilmemizi bekliyor.
- Nikâhı ertelemeyeceğiz.
- Kız istemeleri oldu diye kadınları evlere kapatmayacağız.
- Normal yaşamaya devam edeceğiz.
Behzat yavaşça gülümsedi.
- Ama bu kez...
Biz onları izleyeceğiz.
Haşmet kardeşine baktı.
- Evet.
Teoman sakin ama sert bir sesle konuştu:
- Onlar kalplerimizi öğrendi.
- Biz de yüzlerini öğreneceğiz.
Hızır cihazı eline aldı.
Parmaklarının arasında ezmek ister gibi sıktı.
- Ve öğrendiğimiz gün...
Bu sessizlik bitecek.
Haşmet başını salladı.
- Ama bizim istediğimiz zamanda.

O gece...
İki aile mutluluklarının tam ortasında, düşmanın hâlâ onları izlediğini yeniden anlamıştı.
Yine de kimse verdiği sözden geri dönmedi.
Çünkü artık kalpleri...
Korkuyla çözülmeyecek kadar sıkı bağlanmıştı.
Ve Sınırsızlar'ın en büyük yanılgısı buydu.
Onlar sevginin insanı zayıflatacağını sanıyordu.
Oysa bazı sevgiler...
İnsanı kurşundan daha sert hâle getirirdi.

Комментарии

0 / 5000 символов
Пока нет комментариев. Будьте первым!