Озвучивание не поддерживается в этом браузере
3. BÖLÜM Sessizlikten Önce
İstanbul.
Sabah ezanının ardından şehir yavaş yavaş uyanıyordu.
Denizin üzerinde ince bir sis tabakası vardı.
Sokaklar henüz kalabalık değildi.
Ama İstanbul'un yeraltı dünyasında...
Telefonlar geceden beri susmuyordu.
Herkes aynı soruyu soruyordu.
"Savaş ne zaman başlayacak?"
Façalı Konağı
Sabah saat yedi.
Konağın bahçesinde üç siyah araç hazır bekliyordu.
Koruma amiri, araçların etrafında dolaşıyor, adamlarına son talimatları veriyordu.
İçeride ise...
Haşmet çalışma odasında tek başınaydı.
Masanın üzerinde İstanbul haritası açıktı.
Yanında depoların listesi...
Liman kayıtları...
Eski çalışanların dosyaları...
Ve küçük bir not defteri.
Kapı usulca çalındı.
- Gir.
İçeri Ömür girdi.
Elinde iki fincan kahve vardı.
Birini ağabeyinin önüne bıraktı.
Haşmet başını kaldırdı.
- Sağol Ömür.
Ömür gülümsedi.
- Gece yine uyumadın değil mi?
Haşmet cevap vermedi.
Ömür bunu cevap olarak kabul etti.
Odadaki sandalyeye oturdu.
Bir süre ağabeyini izledi.
Sonunda dayanamadı.
- Abim...Bir şey sorabilir miyim?
Haşmet dosyadan gözünü ayırmadı.
- Sor.
- Çocukken de böyle miydin?
İlk kez Haşmet başını kaldırdı.
Kaşını hafifçe kaldırdı.
- Nasıl?
Ömür hafifçe güldü.
- Hep düşünürdün. Hep herkesi korumaya çalışırdın. Hep kendini en sona koyardın.
Haşmet birkaç saniye sustu.
Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
- İnsan...Kaybettikçe öğreniyormuş
Ömür ağabeyinin gözlerine baktı.
O cümlenin içinde yılların yükü vardı.
Konuyu değiştirdi.
- Kulüpte güvenliği artırdım. Dediğin gibi.
Haşmet başını salladı.
- İyi yapmışsın.
Ömür ayağa kalktı.
Kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken durdu.
Arkasını dönmeden konuştu.
- Kendine dikkat et.
Haşmet'in cevabı her zamanki kadar kısaydı.
- Sen de.
Ömür odadan çıktı.
Kapı kapandıktan sonra Haşmet derin bir nefes aldı.
Masanın üzerindeki aile fotoğrafına baktı.
Dört kardeş...
Yıllar önce...
Çocukluk günlerinden kalma bir kare.
Fotoğrafı eline aldı.
Sessizce fısıldadı.
- Kimsenin düzenimizi bozmasına izin vermeyeceğim...Hiç kimsenin...
Çakırbeyli Konağı
Konağın bahçesi sabah güneşiyle aydınlanmıştı.
Leyla, ahırdan yeni çıkmıştı.
Üzerinde binicilik kıyafetleri vardı.
Elindeki elmayı ikiye bölüp Kara'ya uzattı.
At usulca yemeye başladı.
Emine uzaktan onları izliyordu.
Yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Yanına yaklaştı.
- İnsan bazen...Hayvanlarla konuşunca daha çok huzur buluyor.
Leyla gülümsedi.
- Çünkü onlar yalan söylemiyor.
Emine başını salladı.
- Keşke insanlar da öyle olsa.
İkisi birlikte yürümeye başladılar.
Leyla merakla sordu.
- Abim hâlâ odasında mı?
- Evet. Gece neredeyse hiç uyumadı.
Leyla derin bir nefes aldı.
- İlk defa onu bu kadar çaresiz görüyorum.
Emine durdu.
Leyla da durdu.
Emine gökyüzüne baktı.
- Çaresiz değil...Çok kırgın bir adam...
Kendi adamlarını toprağa verince...
İçindeki bir parça da onlarla gider.
Leyla sessizce başını eğdi.
O sırada konağın kapısından bir araç çıktı.
Direksiyonda İlyas vardı.
Hızır da yan koltuktaydı.
İki kardeş limana gidiyordu.
Gerçekleri kendi gözleriyle görmek için...
Ve belki de...
Onları bekleyen ilk ipucunu bulmak için.
Siyah Mercedes ağır ağır konağın demir kapısından çıktı.
İstanbul trafiğine karışmadan önce Hızır, dikiz aynasından son kez konağa baktı.
İlyas direksiyondaydı.
İki kardeş uzun süre konuşmadı.
Radyo kapalıydı.
Telefonlar sessizdeydi.
Arabanın içinde yalnızca motorun sesi vardı.
Birkaç dakika sonra İlyas sessizliği bozdu.
- Abi...
Hızır gözünü yoldan ayırmadan cevap verdi.
- Hm?
- Dün gece Leyla ile Emine'nin söylediklerini düşündün mü?
Hızır derin bir nefes aldı.
- Düşünmediğim tek bir dakika olmadı.
İlyas başını salladı.
- Ben de aynı fikirdeyim.
- Olay yerini kendi gözümle görmeden... Kimseyi suçlamayacağım.
Hızır ilk kez kardeşine baktı.
- Ama biri yaptı. Bunu da unutma.
- Unutmam. Ama yanlış adamı vurursak...Doğru düşmanı bulamayız.
Hızır cevap vermedi.
Çünkü İlyas'ın sözleri mantıklıydı.
Fakat ölen on iki adamın yüzü gözünün önünden gitmiyordu.
Façalı Konağı
Teoman salondan çıkarken Behzat yetişti.
- Abi.
Teoman durdu.
- Ne oldu?
Behzat elindeki dosyayı uzattı.
- Dün bahsettiğin Murat Kalkan...
Bir fotoğrafını bulduk.
Teoman dosyayı açtı.
Eski bir personel kimliği...
Otuz yaşlarında sıradan görünen bir adam.
Ne dikkat çekici bir yüzü vardı...
Ne de akılda kalacak bir ifadesi.
Teoman dosyayı kapattı.
- Böyle adamlar. Kalabalığın içinde kaybolmak için seçilir.
Behzat başını salladı.
- Sence hâlâ İstanbul'da mı?
Teoman düşünmeden cevap verdi.
- Eğer görevini tamamlamadıysa, evet.
Tam o sırada Haşmet merdivenlerden aşağı indi.
Üzerinde siyah takım elbisesi vardı.
Saatini düzeltti.
Teoman kardeşine döndü.
- Çıkıyor musun?
- Evet.
- Nereye?
- Limana.
Behzat şaşkınlıkla baktı.
- Çakırbeyliler de bugün oraya gidecek.
Haşmet'in yüzünde en ufak değişiklik olmadı.
- Biliyorum.
Behzat bir adım yaklaştı.
- O zaman gitme. Şimdi karşılaşmanız doğru olmaz.
Haşmet kısa bir süre düşündü.
Sonra başını salladı.
- Ben onlarla karşılaşmaya gitmiyorum. Delillerle konuşmaya gidiyorum.
Teoman kardeşinin ne demek istediğini anlamıştı.
Haşmet biriyle kavga etmek için değil...
Gerçeği görmek için gidiyordu.
Yine de son kez uyardı.
- Silahını en son çare olarak kullan.
Haşmet ceketini ilikledi.
- Ben hiçbir zaman ilk kurşunu sıkan olmadım. Bundan sonra da olmayacağım.
Çakırbeyli At Çiftliği

Konağın sessizliğinden sıkılan Leyla yeniden çiftliğe gelmişti.
Kara'nın sırtını fırçalarken yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Yan tarafta Emine, küçük taylardan birine su veriyordu.
İkisi de çocukluklarından beri bu çiftlikte büyümüştü.
Emine gülümseyerek sordu.
- Hatırlıyor musun? Çocukken Kara seni üstünden atmıştı.
Leyla kahkaha attı.
- Onu unutabilir miyim? Bir hafta topallamıştım.
İkisi birlikte güldüler.
O an...
Çiftliğin girişinde eski model bir kamyonet durdu.
İçinden ellili yaşlarında bir adam indi.
Seyislerden biri koşarak yanına gitti.
Bir süre konuştular.
Sonra seyis, Leyla'nın yanına geldi.
- Leyla Hanım.
- Bu bey, hasta bir atını göstermek istiyor.
Leyla gülümseyerek adama yaklaştı.
- Buyurun.
Adam başını eğdi.
- Kusura bakmayın kızım.
- Atım üç gündür yem yemiyor.
Leyla dikkatle dinledi.
Sorular sormaya başladı.
Emine ise birkaç adım geride onları izliyordu.
Bir an...
Yaşlı adamın gözleri değişti.
Sadece bir saniyeliğine...
Çiftliğin etrafını dikkatle süzdü.
Sonra yeniden yaşlı, çaresiz bir köylü gibi davranmaya devam etti.
Emine bunu fark etmedi.
Leyla da...
Fark etmedi.
Ama o yaşlı adam...
Ne çiftçiydi...
Ne de at sahibiydi.
Görevi yalnızca...
Çakırbeyli ailesini izlemekti, aynı dakikalarda...
Façalı Limanı'na doğru ilerleyen siyah bir otomobilin içinde Haşmet, önündeki dosyayı son kez kapatıyordu.
İstanbul'un iki farklı noktasında...
İki farklı hayat...
Aynı görünmeyen göz tarafından izleniyordu.
Ve o göz...
Henüz ilk hamlesini bile yapmamıştı.
Siyah Mercedes, limanın bulunduğu sanayi bölgesine girdiğinde gökyüzü yeniden bulutlanmaya başlamıştı.
Rüzgâr denizden sert esiyordu.
İlyas aracı yavaşlattı.
Kapıda polis şeritleri hâlâ duruyordu.
Olay yeri inceleme ekipleri gitmişti.
Ama kurşun izleri...
Patlamanın siyaha çevirdiği beton...
Ve yanan tırların is kokusu...
Hâlâ oradaydı.
İki kardeş araçtan indi.
Limanın güvenliğinden sorumlu adam hemen yanlarına geldi.
Başını eğdi.
- Reis...
Hızır kısa konuştu.
- Kimse hiçbir şeye dokunmasın. Nasıl bıraktıysanız öyle kalsın.
- Emredersin.
Hızır ağır adımlarla olay yerine yürüdü.
Bir süre tek kelime etmeden etrafı inceledi.
Yere çömeldi.
Kurşun izlerine baktı.
Sonra yanan tırın kapısını eliyle yokladı.
İlyas ise birkaç metre ilerideydi.
Yerdeki lastik izlerini inceliyordu.
Birden durdu.
Kaşları çatıldı.
- Abi...
Hızır başını kaldırdı.
- Ne oldu?
İlyas parmağıyla zemini gösterdi.
- Buraya bak.
Hızır yanına geldi.
Lastik izleri limanın içine giriyordu.
Ama çıkışta aynı izler yoktu.
İlyas düşünceli bir sesle konuştu.
- Gelen araç başka...
Giden araç başka.
Hızır sessiz kaldı.
İlyas devam etti.
- Ya burada araç değiştirdiler... Ya da...
Tam cümlesini bitirecekken uzaktan bir koruma koşarak geldi.
- Reis!
Hızır döndü.
- Ne var?
- Basın limanın girişine gelmeye başladı.
Hızır'ın yüzü sertleşti.
- Kimseyi içeri almayın. Kimse.
Koruma uzaklaştı.
İlyas tekrar yere baktı.
Aklına takılan bir şey vardı.
Ama henüz ne olduğunu çözememişti.
Aynı Saatlerde
Façalı At Kulübü
Öğleden sonra...

Kulüp her zamanki gibi çocukların neşesiyle doluydu.
Ömür, küçük bir kıza ata nasıl binileceğini gösteriyordu.
- Dizginleri sıkma. O sana güvenirse... Sen de ona güveneceksin.
Küçük kız heyecanla başını salladı.
Tam o sırada Behzat kulübe geldi.
Ömür onu görünce gülümsedi.
- Yine mi geldin?
Behzat omuz silkti.
- Kahveni özledim.
İkisi birlikte güldüler.
Behzat çocukları izledi.
- Biliyor musun...Teoman abi haklıymış.
- Burası insana huzur veriyor.
Ömür etrafa baktı.
- Keşke herkes buraya silahsız gelebilse.
Behzat'ın yüzündeki tebessüm yavaşça kayboldu.
- İnşallah o günleri de görürüz.
Tam o sırada kulübün girişindeki güvenlik görevlisi telsizle seslendi.
- Hanımefendi...
Bir ziyaretçiniz var.
Ömür şaşırdı.
- Kimmiş?
- İsmini söylemedi.
- Sadece... - "At satın almak istiyorum." dedi.
Behzat istemsizce güvenlik kulübesine baktı.
İçinden geçen ilk düşünce şuydu: "Haşmet abi haklı çıktı..."
Çakırbeyli At Çiftliği
Leyla, yaşlı adamın anlattıklarını dikkatle dinliyordu.
Adam sürekli hasta attan bahsediyordu.
Ama bir an olsun gözleri çevreyi incelemekten vazgeçmiyordu.
Emine bunu bu kez fark etti.
Sessizce birkaç adım yaklaştı.
Adamın bakışlarını takip etti.
Ahır...
Güvenlik kamerası...
Kapı...
Çalışanlar...
Adam hepsini tek tek süzüyordu.
Emine'nin yüzündeki ifade değişti.
Yumuşak ama dikkatli bir sesle konuştu.
- Amca...
Atınız nerede?
Adam ilk kez duraksadı.
- Köyde.
Emine gülümsedi.
- Madem atınız köyde...Siz buraya onu göstermeden neden geldiniz?
Yaşlı adamın yüzündeki ifadede küçücük bir değişiklik oldu.
Sadece bir an...
Sonra yeniden çaresiz bir köylü gibi davrandı.
- Önce sizi tanımak istedim kızım. Sonra getiririm diye düşündüm.
Emine başını salladı.
Gülümsüyordu.
Ama artık inanmıyordu. Leyla ikisini izliyordu.
Henüz...
Emine'nin neden bu kadar dikkatli davrandığını anlamamıştı.
Fakat o yaşlı adam çiftlikten ayrılırken...
Emine'nin gözleri bir an bile onun üzerinden ayrılmadı.
İçinden sadece tek bir cümle geçti.
"Sen hasta at aramıyorsun..."
"Sen bizi arıyorsun."
Ve o sırada...
İstanbul'un başka bir noktasında...
Haşmet'in telefonu çaldı.
Ekranda tek bir isim vardı.
Teoman.
Haşmet telefonu açtı.
- Abi.
Teoman'ın sesi her zamanki gibi sakindi.
- Neredesin?
- Limandayım.
- Tek başına mısın?
Haşmet arkasındaki araçlara baktı.
Dört koruma...
İki araç...
Hepsi sessizce emir bekliyordu.
- Hayır.
- Adamlarla birlikteyim.
Teoman birkaç saniye sustu.
Sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu.
- Dikkatli ol. İçimde kötü bir his var.
Haşmet hafifçe başını kaldırıp denize baktı.
Rüzgâr daha da sertleşmişti.
- Ben de aynı şeyi hissediyorum. Ama geri dönmeyeceğim.
- Biliyorum.
Teoman'ın sesi ilk kez biraz yumuşadı.
- O yüzden aradım zaten. Kendine dikkat et Haşmet.
Haşmet'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
- Merak etme.
Telefon kapandı.
Koruma amiri yaklaştı.
- Reis...İçeri girecek miyiz?
Haşmet gözlerini eski depoya çevirdi.
- Önce çevreyi dolaşacağız. Kimse fark edilmeden. Sonra içeri gireriz.
- Emredersin Reis.
Çakırbeyli Konağı
Hızır ve İlyas limandan döndüğünde akşam olmak üzereydi.
Kapının önünde Emine onları bekliyordu.
Yüzlerinden hiçbir şey söylemeden de anlayabiliyordu.
İstedikleri cevabı bulamamışlardı.
- Bir gelişme var mı?
Hızır ceketini çıkarırken başını iki yana salladı.
- Hayır.
İlyas ayakkabılarını çıkarıp salona geçti.
- Ama bir şeyler eksik.
Emine merakla baktı.
- Ne eksik?
İlyas düşünerek konuştu.
- Olay yerinde... Her şey fazla düzgündü.
Hızır kardeşine döndü.
- Ne demek istiyorsun?
- Bilmiyorum. Ama sanki...Birileri bizim görmemizi istediği şeyleri bırakmış.
Emine'nin gözleri büyüdü.
Sabah söylediği sözler aklına geldi.
"Delil her zaman gerçeği göstermez..."
Tam o sırada Leyla salona girdi.
Üzerini değiştirmişti.
Ama aklı hâlâ çiftlikteydi.
Emine hemen ona döndü.
- O yaşlı adamı düşünüyorum.
Leyla şaşkınlıkla sordu.
- Neden?
Emine ciddi bir ifadeyle cevap verdi.
- Çünkü o adamın derdi at değildi. Çiftliğe baktı. Kameralara baktı. Kapılara baktı. Çalışanları saydı.
İlyas bir anda yerinden doğruldu.
- Emin misin?
- Evet.
Hızır'ın yüzü sertleşti.
- Yarın ilk iş...O adamı bulun, kim olduğunu öğrenin.
İlyas başını salladı.
- Ben ilgilenirim abi.
Façalı At Kulübü
Behzat, güvenlik kulübesinden çıkan adamı uzaktan izliyordu.
Adam orta yaşlıydı.
Temiz giyimliydi.
Kendini at almak isteyen bir müşteri olarak tanıtmıştı.
Ama...
Tek bir ata bile doğru dürüst bakmamıştı.
Ömür adamı uğurlayıp Behzat'ın yanına geldi.
- Garip biri değil miydi?
Behzat gözünü adamın aracından ayırmadı.
- Ne konuştu sizinle? Sürekli kulübün ne zamandır açık olduğunu sordu. Kaç çalışanımız olduğunu sordu. Yarış düzenleyip düzenlemediğimizi sordu.
Behzat'ın kaşları çatıldı.
- Atla ilgili ne sordu?
Ömür birkaç saniye düşündü.
Sonra hafifçe gülümsedi.
- Hiçbir şey...
İkisi aynı anda sustu.
Behzat cebinden telefonunu çıkardı.
Ekranda tek bir isim vardı.
Haşmet.
Aradı.
Telefon ikinci çalışta açıldı.
- Efendim Behzat.
Behzat hiç vakit kaybetmedi.
- Abi bence biri kulübü izliyor.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Haşmet'in sakin ama sert sesi duyuldu.
- Maalesef sadece kulübü değil...Bizi izliyorlar.
Ve ilk kez...
Yanlış yapmaya başladılar.
Behzat merakla sordu.
- Nereden anladın?
Haşmet gözlerini önündeki eski depoya dikti.
Kapının paslı kilidi kırılmıştı.
Ama kırığın üzerindeki metal hâlâ parlıyordu.
Bu...
En fazla birkaç saat önce olmuş olabilirdi.
Haşmet yavaşça belindeki silahı kontrol etti.
Sonra gözünü depodan ayırmadan konuştu.
- Çünkü...Ben gelmeden hemen önce...Birileri buradaymış.
- Tamam abi, anladım.
Telefon kapandı.
Haşmet birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Gözü hâlâ paslı demir kapıdaydı.
Koruma amiri sessizce yanına yaklaştı.
- Reis...
Ne yapıyoruz?
Haşmet ağır ağır eğildi.
Yerdeki ayak izlerine baktı.
Toprak henüz bozulmamıştı.
Yağmur yağmadığı için izler net görünüyordu.
İki farklı ayakkabı izi...
Bir de ağır bir aracın lastik izi...
Haşmet elini cebine attı.
İnce deri eldivenini giydi.
Yerden küçük bir sigara izmariti aldı.
Kokusunu aldı.
Sonra korumasına uzattı.
- Poşete koy.
Koruma şaşkınlıkla baktı.
- Reis...
Bu işimize yarar mı?
Haşmet gözünü ayırmadan cevap verdi.
- Katil...Her zaman silahıyla hata yapmaz. Bazen içtiği sigarayla yapar.
Koruma başını eğdi.
- Emredersin.
Haşmet depoya doğru yürüdü.
Kapıyı eliyle itti.
Paslı menteşeler gıcırdayarak açıldı.
İçerisi bomboştu.
Yıllardır kullanılmayan raflar...
Kırık camlar...
Nem kokusu...
Ama Haşmet'in dikkatini başka bir şey çekti.
Yerde yeni oluşmuş çamur izleri vardı.
Birisi...
Depoya girmişti.
Ve aceleyle çıkmıştı.
Haşmet izleri takip etmeye başladı.
Koruması arkasından yürüyordu.
İzler deponun arka tarafındaki küçük odaya kadar gidiyordu.
Kapı açıktı.
Haşmet içeri girdi.
Oda boştu.
Sadece yerde kırılmış eski bir sandalye...
Ve duvara çakılmış küçük bir çivi vardı.
Koruma etrafına bakındı.
- Burada hiçbir şey yok Reis.
Haşmet cevap vermedi.
Duvara yaklaştı.
Çivinin hemen altında kare şeklinde temiz bir iz vardı.
Sanki...
Orada uzun süre bir tablo ya da pano asılı durmuştu.
Ama birkaç saat önce sökülmüştü.
Haşmet sessizce gülümsedi.
Koruma şaşkınlıkla sordu.
- Neden gülümsedin Reis?
Haşmet arkasını döndü.
- Çünkü geç kalmışız. Ama çok değil.
Tam çıkacakları sırada...
Haşmet bir anda durdu.
Başını yavaşça tavana kaldırdı.
Koruma da yukarı baktı.
Eski güvenlik kamerası...
Kırılmıştı.
Ama...
Elektrik kablosu yepyeniydi.
Haşmet'in bakışları sertleşti.
- Bu kamera, yakın zamana kadar çalışıyormuş.
Koruma şaşkınlıkla sordu.
- Kim çalıştırır ki burayı?
Haşmet'in cevabı kısa oldu.
- Muhtemelen bizi bekleyen biri.
Çakırbeyli Konağı
Gece olmuştu.
Yemek masası hazırlanmıştı.
Hızır...
İlyas...
Emine...
Leyla...
Dört kardeş ilk kez aynı sofradaydı.
Kimse konuşmuyordu.
Çatal sesleri bile duyulmuyordu.
Sonunda Leyla sessizliği bozdu.
- Böyle yemek yemeyi hiç sevmiyorum.
İlyas başını kaldırdı.
- Nasıl?
- Kimsenin konuşmadığı sofraları...
Emine hafifçe gülümsedi.
- Babam yaşasaydı şimdi kızardı bize.
Hızır'ın eli durdu.
Masaya baktı.
Babalarının yeri...
Yıllardır boştu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra Hızır derin bir nefes aldı.
- Haklısınız.
İlk kez yüzünde yumuşak bir ifade oluştu.
- İş konuşmayı bırakıyoruz. Beş dakika. Sadece aile olacağız.
İlyas gülümsedi.
- İşte bu oldu.
Leyla da gülümsedi.
- O zaman...
Yarın Kara'yla yine yarışacağım.
Emine hemen güldü.
- Bu kez yine düşme da.
Leyla kahkaha attı.
- Çocukken bir kere düştüm diye. Ömür boyu dinleyeceğim galiba.
Masada ilk kez gerçek bir kahkaha yükseldi.
Hızır kardeşlerini izledi.
Yüzündeki sert ifade yavaşça kayboldu.
İçinden tek bir şey geçirdi.
"Allah'ım..."
"Bu masadaki huzuru bozacak kim olursa olsun..."
"Karşısında önce beni bulsun."
Ve aynı dakikalarda...
Haşmet, eski deponun kapısını son kez kapatıyordu.
İki farklı aile...
İki farklı sofra...
İki farklı ağabey...
Henüz birbirlerinden habersizdi.
Ama kader...
Onları aynı hikâyeye doğru sessizce yürütmeye devam ediyordu.


Комментарии