Озвучивание не поддерживается в этом браузере
2. BÖLÜM - İlk Kıvılcım
İstanbul...
Sabahın ilk ışıkları Boğaz'ın üzerine düşerken şehir, her zamanki gibi uyanıyordu.
İnsanlar işlerine gidiyor...
Esnaflar dükkânlarını açıyor...
Çocuklar okullarına yetişmeye çalışıyordu.
Ama bu şehrin görünmeyen bir yüzü daha vardı.
O yüz...
Güneş doğunca değil,
telefon çalınca uyanırdı.
Façalı Konağı
Sabah saat sekiz...
Konağın bahçesinde siyah araçlar peş peşe dizilmişti.
Yaklaşık yirmi adam sessizce bekliyordu.
Kimisi telsizini kontrol ediyor...Kimisi çevreyi izliyordu.
Bahçenin ortasında ise Teoman, Haşmet ve Behzat ayakta duruyordu.
Adamlardan biri yaklaşıp başını eğdi.
- Reis...Bütün bölgelerden haber geldi.
Teoman sakin bir sesle konuştu.
- Söyle.
- Dün geceden beri herkes aynı şeyi konuşuyor "Çakırbeyli savaşa hazırlanıyormuş."
Behzat alaycı bir şekilde güldü.
- Daha savaş başlamadan bizi savaşa soktular.
Adam devam etti.
- Bir haber daha var, Reis.
Haşmet gözlerini adama çevirdi.
Adam, istemsizce sesini biraz daha alçalttı.
- Bazı aileler...Şimdiden taraf seçmeye başlamış.
Bahçedeki hava bir anda değişti.
Teoman'ın yüzündeki ifade sertleşti.
- Kimler?
Adam üç büyük ailenin ismini söyledi.
Teoman tek tek dinledi.
Sonra başını salladı.
- Gitsinler.
Adam şaşkınlıkla baktı.
- Reis?
- Taraf değiştiren adam...Yarın bizi de değiştirir. Kapıda durmasının anlamı yok.
Adam başını eğdi.
- Emredersin.
Adam uzaklaştıktan sonra Behzat iç çekti.
- Daha ilk gün...İnsanlar gerçek yüzünü göstermeye başladı.
Teoman cevap vermedi.
Haşmet ise bahçedeki adamlara baktı.
Hepsi gözünün içine bakıyordu.
Hepsi onun tek kelimesini bekliyordu.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra ağır adımlarla adamların önüne geçti.
Kimse kıpırdamadı.
Haşmet hepsini tek tek süzdü.
Aralarında yirmi yıllık adamları da vardı.
Daha dün gelen gençler de...
Sakin ama net bir sesle konuştu.
- Hepiniz beni dinleyin.
Bahçedeki herkes sessizleşti.
- Bundan sonra...Hiç kimse...Ben emir vermeden silahına davranmayacak.
Bir adam öne çıktı.
- Ama Reis...Ya bize ateş ederlerse?
Haşmet gözünü adamdan ayırmadı.
- Kendini korursun. Ama intikam almaya kalkmazsın.
Adam başını eğdi.
- Emredersin.
Haşmet devam etti.
- Bu şehirde birileri...Bizim öfkemizden ekmek yemek istiyor. Onlara o ekmeği vermeyeceğiz.
Bahçedeki bütün adamlar aynı anda başlarını eğdi.
- Emredersin Reis!
Behzat, kardeşine baktı.
Yüzünde belli belirsiz bir gurur vardı.
Haşmet çok konuşmuyordu.
Ama konuştuğunda...Kimsenin ikinci kez açıklama istemesine gerek kalmıyordu.
Tam o sırada Teoman'ın telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
Numara kayıtlı değildi.
Telefonu açtı.
Karşı taraftan boğuk bir erkek sesi geldi.
- Teoman Façalı...Birkaç gün sonra...Sen de kardeşlerin de...Çok pişman olacaksınız.
Hat aniden kapandı.
Teoman telefonu birkaç saniye elinde tuttu.
Ne öfkelendi...Ne de şaşırdı.
Sadece Haşmet'e baktı.
Haşmet tek bir soru sordu.
- Kimdi?
Teoman telefonu cebine koydu.
- Tanımıyorum.
Haşmet kısa bir süre düşündü.
Sonra gözlerini bahçe kapısına çevirdi.
- Hayır...Biz onu tanımıyoruz.
- Ama o...Bizi çok iyi tanıyor.
Haşmet'in son cümlesinden sonra bahçeye ağır bir sessizlik çöktü.
Ne Teoman konuştu...
Ne de Behzat.
Çünkü üç kardeş de aynı şeyi düşünüyordu.
Birileri onları izliyordu.
Teoman yavaşça bahçedeki adamlara döndü.
- Herkes işinin başına. Gereksiz hareket istemiyorum. Hiç kimse kendi kafasına göre adım atmayacak. Haber almadan da haber vermeden de tek mermi sıkılmayacak. Anlaşıldı mı?
Adamlar hep bir ağızdan cevap verdi.
- Anlaşıldı Reis!
Araçlar birer birer bahçeden ayrılmaya başladı.
Behzat, Haşmet'in yanına yaklaştı.
- Sen nereye?
Haşmet saatine baktı.
- Depoya. Son sevkiyatları kontrol edeceğim.
Behzat hafifçe güldü.
- İnsan bir gün de dinlenir.
Haşmet ona baktı.
- Bu şehir dinlenene izin veriyor mu?
Behzat başını salladı.
- Haklısın...
Çakırbeyli Konağı
Konağın mutfağından taze çayın kokusu yükseliyordu.
Salon, geceye göre daha sakindi.
Ama kimsenin yüzü gülmüyordu.
Hızır masanın başında oturuyor, önündeki dosyaları inceliyordu.
İlyas ise ayakta pencerenin önünde durmuş bahçeyi izliyordu.
Tam o sırada Emine içeri girdi.
Elinde çay tepsisi vardı.
Sessizce bardakları masaya bıraktı.
Hızır teşekkür eder gibi başını eğdi.
Emine oturmadı.
Ağabeyinin karşısında ayakta kaldı.
- Sabah erkenden nereye gideceksin?
Hızır dosyayı kapattı.
- Adamlarımızın ailelerini ziyaret edeceğim.
Emine başını salladı.
- Doğrusu da bu.
İlyas arkasını döndü.
- Ben de geliyorum.
Hızır kardeşine baktı.
- Hayır. Sen bugün benim için başka bir iş yapacaksın.
İlyas kaşlarını kaldırdı.
- Nedir?
- Limana gideceksin. Her şeyi kendi gözünle göreceksin. Kimseye güvenme. Gördüğünü bana anlat.
İlyas hiç tereddüt etmedi.
- Tamam.
Emine iki kardeşi sessizce dinliyordu.
Sonra yumuşak bir sesle konuştu.
- Ne olur...Öfkeniz, aklınızın önüne geçmesin.
Hızır kardeşine baktı.
- Dua et de geçmesin.
Façalı Lojistik Deposu
Şehrin dışında, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir depo...
Demir kapılar açılır açılmaz siyah araç içeri girdi.
Direksiyonda koruması vardı.
Arka koltukta ise Haşmet...
Araç durunca kapıyı kendi açtı.
Depodaki bütün çalışanlar aynı anda ayağa kalktı.
- Hoşgeldin Reis.
Haşmet sadece başıyla selam verdi.
Depo müdürü hemen yanına geldi.
- Reis, bütün sevkiyat listeleri hazır. Buyur.
İkisi birlikte deponun içine yürüdü.
Büyük raflar...Kasalar...Forklift sesleri...
Çalışanlar...
Her şey düzenli görünüyordu.
Haşmet yürürken önüne çıkan her ayrıntıya bakıyordu. Bir kasanın önünde durdu. Elini tahtanın üzerine koydu. Parmağıyla ince bir çizik hissetti.
Depo müdürü şaşkınlıkla sordu.
- Bir sorun mu var?
Haşmet cevap vermedi. Kasayı açtırdı.
İçindeki ürünleri tek tek inceledi.
Sonra tekrar kapattı.
- Bu kasa dün açılmış.
Müdür şaşırdı.
- Hayır Reis.
- Mühürlüydü.
Haşmet kasanın kenarını gösterdi.
- Mühür sonradan takılmış.
Müdürün yüzü bir anda soldu.
Haşmet ilk kez sertçe baktı.
- Bu hayatta...en tehlikeli kelime "imkânsız"dır.
Depoda yeniden sessizlik oluştu.
Haşmet yavaşça arkasını döndü.
- Son üç ayda burada çalışan herkesin listesini istiyorum. Eski çalışanlar da dahil. Güvenlik kayıtlarının tamamını da eve gönder.
Müdür hemen başını eğdi.
- Emredersin Reis.
Haşmet depodan çıkarken kendi kendine fısıldadı.
- Nereden girdiysen...
Bir an durdu.
Bakışlarını deponun güvenlik kameralarına çevirdi.
- Aynı yerden çıkacaksın.
Arabanın kapısını açan korumasına baktı.
- Gidiyoruz.
Siyah araç ağır ağır depodan ayrıldı.
Façalı At Kulübü
Şehrin gürültüsünden uzak...
Çam ağaçlarının arasında kurulu geniş bir arazi.
Sabah güneşi ahırların üzerine vuruyordu.
Atların kişnemesi, kuş seslerine karışıyordu.
Kulübün ortasında genç bir kadın diz çökmüş, beyaz bir tayın ayağındaki çamuru temizliyordu.
Uzun kumral saçlarını atkuyruğu yapmıştı.
Üzerinde binicilik kıyafeti vardı.
Yüzünde makyaj yoktu.
Ama gülümsemesi bulunduğu yeri aydınlatmaya yetiyordu.
Ömür Façalı...
Onun için atlar, sadece hayvan değildi.
Çocukluğundan beri en yakın dostlarıydı.
Yanına on yaşlarında küçük bir kız koşarak geldi.
- Abla!
- Karamel yine yem yemiyor.
Ömür ayağa kalkıp gülümsedi.
- Dün de mi yemedi?
- Evet.
Ömür tayın yanına gitti.
Başını okşadı.
Hiç konuşmadan birkaç saniye gözlerine baktı.
Sonra cebinden küçük bir elma çıkardı.
İkiye böldü.
Elmanın bir parçasını uzattı.
Karamel önce kokladı...
Sonra yemeye başladı.
Küçük kız hayranlıkla baktı.
- Seni herkesten çok seviyor.
Ömür gülümsedi.
- Beni değil...
Kendisine güveneni seviyor.
Tam o sırada kulübün kapısından siyah bir cip içeri girdi. Behzat indi.
Ömür uzaktan görünce yüzünde samimi bir tebessüm oluştu.
- Behzat!
Behzat kollarını açtı.
- Ben gelmeyeli kulübün sahibi değişmiş galiba.
Ömür gülerek yanına geldi.
- Neden?
- Bana sarılmadan atlara koştun.
İkisi de güldü.
Behzat etrafına baktı.
Kulüp her zamankinden daha sakindi.
- İşler nasıl?
- Çok şükür.
- Çocuklar geliyor.
- Atlar sağlıklı.
Behzat başını salladı.
- Teoman abi görse gurur duyardı.
Ömür'ün gözleri bir anlığına ağabeyinin adını duyunca parladı.
- O zaten her hafta soruyor "Kulüpte eksik var mı?" diye.
Behzat hafifçe gülümsedi.
- O belli etmez ama...Bu kulüp onun hayaliydi.
İkisi yürürken Ömür bir anda durdu.
Behzat hemen fark etti.
- Ne oldu?
Ömür uzaklara baktı.
- Bilmiyorum...İçimde kötü bir his var.
Behzat omzuna dokundu.
- Son iki gündür hepimizin içinde var. Ama geçecek.
Ömür başını salladı.
Geçmesini o da istiyordu.
Aynı Saatlerde
Çakırbeyli At Çiftliği
İstanbul'un diğer ucunda...
Rüzgâr geniş çayırlarda özgürce dolaşıyordu.
Siyah bir at bütün hızıyla koşuyordu.
Üzerindeki kadın dizginleri ustalıkla kontrol ediyordu.
At yavaşladığında kadın zarif bir hareketle yere indi.
Atın boynunu sevdi.
- Aferin oğlum...
Yan taraftan yaşlı bir seyis gülümsedi.
- Leyla Hanım...
Bugün de kimse sizi geçemedi.
Leyla hafifçe güldü.
- Yarış başkasıyla değil.
- Kendimle.
Tam o sırada cebindeki telefon çaldı.
Ekranda tek bir isim vardı.
Hızır Abi...
Leyla telefonu açtı.
- Abi.
Hızır'ın sesi her zamanki gibi sakindi.
- Neredesin?
- Çiftlikteyim.
- Eve gelir misin? Biraz konuşacağız.
Leyla, ağabeyinin sesindeki ağırlığı hemen hissetti.
- Bir şey mi oldu?
Kısa bir sessizlik...
- Gelince konuşuruz.
Telefon kapandı.
Leyla birkaç saniye elindeki telefona baktı.
Sonra siyah atının yelesini okşadı.
İçinden tarif edemediği bir huzursuzluk geçti.
Henüz bilmiyordu...
Kader...
Onu da yavaş yavaş kendi hikâyesine çağırıyordu.
Leyla, atının dizginlerini seyise uzattı.
- Kara'yı güzelce dinlendirin.
Yaşlı seyis başını eğdi.
- Merak etmeyin Leyla Hanım.
Leyla son kez atına baktı.
Çocukluğundan beri ne zaman canı sıkılsa ilk geldiği yer burasıydı.
Atların yanında kendini huzurlu hissederdi.
Ama bugün...
Ne kadar derin nefes alırsa alsın içindeki sıkıntı dağılmıyordu.
Siyah cipine bindi.
Motor çalıştı.
Araç ağır ağır çiftlikten ayrıldı.
Çakırbeyli Konağı
Avlunun kapısı açılır açılmaz nöbet tutan adamlar ayağa kalktı.
- Hoşgeldiniz Leyla Hanım.
Leyla gülümseyerek başıyla selam verdi.
Konağın içine girdiğinde içeride alışılmadık bir sessizlik vardı.
Koridorda yürürken duvardaki aile fotoğraflarına göz gezdirdi.
En eski fotoğrafta çocukluk halleri vardı.
Hızır...
Emine...
İlyas...
Ve kendisi...
O an merdivenden Emine indi.
Leyla onu görünce yüzündeki gerginlik biraz olsun dağıldı.
- Abla...
Emine gülümsedi.
- Gel bakalım.
İkisi birbirine sarıldı.
Emine hemen fark etti.
- Sen de hissettin değil mi?
Leyla şaşkınlıkla baktı.
- Neyi?
- Evin havasını...
Leyla derin bir nefes aldı.
- Evet.
- Sanki herkes nefesini tutmuş bekliyor.
Emine başını salladı.
- Çünkü öyle.
İkisi birlikte salona doğru yürüdü.
Kapı açıldığında Hızır ile İlyas ayaktaydı.
Hızır kardeşini görünce ilk kez yüzündeki sert ifade biraz yumuşadı.
- Hoşgeldin.
Leyla ağabeyine yaklaştı.
- Hoşbulduk da, ne oluyor abi?
Hızır birkaç saniye sustu.
Sonra masanın üzerindeki dosyayı kapattı.
- Adamlarımızı kaybettik.
Leyla'nın yüzündeki tebessüm silindi.
- Nasıl kaybettik kaç kişi?
- On iki.
Leyla yavaşça sandalyeye oturdu.
Başını öne eğdi.
İlyas sessizce ona bir bardak su uzattı.
Leyla teşekkür edip bardağı aldı.
- Yapan belli mi?
Salondaki hava yeniden ağırlaştı.
Hızır cevap verdi.
- Deliller Façalıları gösteriyor.
Leyla kaşlarını çattı.
- Deliller...Yoksa gerçek mi?
İlyas başını kaldırıp Leyla'ya baktı.
Emine'nin söylediklerinin aynısını söylüyordu.
Hızır ise iki kardeşine baktı.
İkisi de aynı noktaya takılmıştı.
Bu durum onun kafasını daha da karıştırıyordu.
Tam o sırada Emine söze girdi.
- Hızır...
Biz sana kimseye güvenme demiyoruz.
Ama öfkene de güvenme.
Hızır derin bir nefes aldı.
- Merak etmeyin.
- Önce gerçeği bulacağım.
- Sonra hesabı soracağım.
Aynı Gün
Façalı At Kulübü
Behzat kulüpten ayrıldıktan sonra Ömür tek başına padokların arasında yürüyordu.
Bir tayın başını okşadı.
Sonra uzaktan yeni gelen küçük bir çocuğu fark etti.
Çocuk korkuyla atlara bakıyordu.
Ömür yanına çömeldi.
- Korkuyor musun?
Çocuk sessizce başını salladı.
Ömür gülümsedi.
- Atlar korkunu hisseder. Sen sakin olursan onlar da sakin olur.
Çocuk ürkekçe elini uzattı.
Tay usulca çocuğun avucunu kokladı.
Çocuğun yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
Ömür de gülümsedi.
O sırada cebindeki telefon çaldı.
Ekranda tek bir isim yazıyordu.
Haşmet Abi
Telefonu hemen açtı.
- Abim.
Karşı taraftan Haşmet'in sakin sesi geldi.
- Kulüpte misin Ömür?
- Evet.
- Güvenliği artır.
Ömür şaşırdı.
- Bir şey mi oldu?
Kısa bir sessizlik oldu.
- İçime sinmeyen şeyler var. Ben söylemeden de hiçbir yabancıyı içeri alma.
Ömür, ağabeyinin ses tonunu tanıyordu.
Haşmet boş yere aramazdı.
- Tamam abi. Dikkat et kendine.
Haşmet sadece tek kelime söyledi.
- Sen de.
Telefon kapandı.
Ömür birkaç saniye ekrana baktı.
Sonra kulübün giriş kapısına çevirdi gözlerini.
İlk kez...
Kendi kulübünde bile tedirgin hissetmişti.
Kulübün girişindeki güvenlik görevlisi, Ömür'ün yanına geldi.
- Bir emriniz var mı Ömür hanım?
Ömür, gözünü kapıdan ayırmadan konuştu.
- Bugünden itibaren içeri giren çıkan herkes kayıt altına alınacak.
Görevli şaşırdı.
- Sürekli gelen müşteriler de mi?
- Herkes. Kim olursa olsun. Ben söylemeden kapılar açılmayacak.
Adam başını eğdi.
- Emredersiniz.
Ömür bir kez daha kulübün etrafına baktı.
Haşmet'in sesi hâlâ kulağındaydı.
"İçime sinmeyen şeyler var..."
Ağabeyi kolay kolay böyle konuşmazdı.
Konuştuysa...
Bir sebebi vardı.
Façalı Konağı
Teoman çalışma odasında eski dosyaları inceliyordu.
Kapı çalındı.
- Gir.
İçeri Behzat girdi.
Elinde ince bir dosya vardı.
- Abi...İstediğin bilgiler geldi.
Teoman dosyayı aldı.
İlk sayfayı açtı.
Son altı ayda İstanbul'da yaşanan silahlı saldırılar...
Kaybolan sevkiyatlar...
Kimliği belirsiz cinayetler...
Hepsini tek tek okumaya başladı.
Behzat sessizce bekliyordu.
Teoman bir sayfada durdu.
- Behzat.
- Efendim abi?
- Bunu hatırlıyor musun?
Behzat dosyaya eğildi.
İki ay önce...
Küçük bir aileye ait silah deposu soyulmuştu.
O zaman kimse önemsememişti.
- Hatırlıyorum. Ama bizimle ilgisi yoktu.
Teoman dosyayı kapattı.
- Belki de vardı.
Behzat kaşlarını çattı.
- Nasıl yani? O gün onlar...Bugün biz.
Yarın da başkası. Birileri İstanbul'u parça parça karıştırıyor.
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
Haşmet içeri girdi.
Üzerindeki siyah ceketini çıkarmadan doğruca masaya yürüdü.
Teoman kardeşine baktı.
- Bir şey buldun mu?
Haşmet kısa cevap verdi.
- Bir isim.
Behzat hemen yaklaştı.
- Kim?
Haşmet cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
Masaya bıraktı.
Üzerinde tek satır yazıyordu.
Murat
Behzat düşündü.
- Tanımıyorum.
Teoman da başını salladı.
- Ben de.
Haşmet sandalyeye oturdu.
- Tanımamanız normal. Üç ay önce depoda çalışmaya başlamış. Bir ay önce işi bırakmış. Adresi sahte. Telefonu kapalı. Kimlik bilgileri de eksik.
Behzat'ın yüzü ciddileşti.
- Yani...İçeri girmiş. İşini yapmış.
Sonra kaybolmuş.
Haşmet başını salladı.
- Aynen öyle.
Teoman arkasına yaslandı.
- Onu bulacağız.
Haşmet'in cevabı netti.
- Hayır.
İkisi birden ona baktı.
- O bizi bulacak.
Behzat şaşırdı.
- Nereden biliyorsun?
Haşmet pencereye doğru yürüdü.
- Çünkü yaptığı iş yarım kaldı. Böyle insanlar...
İşleri bitmeden ortadan kaybolmaz.
- Yeniden ortaya çıkarlar.
Aynı Saatlerde
Çakırbeyli Konağı
Leyla, konağın arka bahçesine çıktı.
Bahçenin sonunda küçük bir ahır vardı.
Çocukluğundan beri ne zaman canı sıkılsa buraya gelirdi.
Kapıyı açtı.
İçeride kestane renkli bir kısrak sessizce duruyordu.
Leyla gülümsedi.
- Özledin mi beni kızım?
At başını Leyla'nın omzuna yasladı.
Leyla gözlerini kapattı.
Tam o sırada arkasından Emine'nin sesi geldi.
- Yine buradasın.
Leyla gülümseyerek döndü.
- Sen de biliyorsun...
Benim ilacım burası.
Emine yanına geldi.
Atın boynunu okşadı.
- Bazen düşünüyorum...
İnsanlar da atlar gibi olsa...
Leyla merakla baktı.
- Nasıl?
- İhaneti kokusundan anlasa...
İkisi de kısa süre sustu.
Rüzgâr ahırın kapısından içeri doluyordu.
Leyla usulca konuştu.
- Sence gerçekten Façalılar mı yaptı?
Emine uzun süre cevap vermedi.
Sonra yavaşça başını iki yana salladı.
- Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var.
Leyla gözlerini ona çevirdi.
Emine'nin bakışları uzaklara dalmıştı.
- Bu hikâyede...Görünen hiçbir şey...Olduğu gibi değil.
Akşam
İstanbul'un üzerine yeniden karanlık çökmüştü.
Şehir, gündüz yaşanan telaşı geride bırakmış görünüyordu.
Ama iki ayrı konakta da lambalar hâlâ sönmemişti.
Çünkü bazı geceler...
İnsanlar uyurken kararlar alınırdı.
Ve o kararlar, sabah olduğunda birçok hayatı değiştirirdi.
Façalı Konağı
Akşam yemeği her zamanki gibi büyük yemek salonunda hazırlanmıştı.
Uzun masanın başında Teoman oturuyordu.
Sağında Haşmet...Solunda ise Behzat.
Ve masanın diğer ucunda Ömür.
Dört kardeş aynı sofradaydı.
Ama ilk kez sofrada kahkaha yoktu.
Kahya tabakları toplarken sessizce sordu.
- Başka bir isteğiniz var mı Reis?
Teoman başını salladı.
- Sağ ol Hasan Amca.
Yaşlı adam salondan çıktıktan sonra Behzat derin bir nefes verdi.
- Çocukken bu masada otururken...
En büyük derdimiz kimin son tatlıyı yiyeceğiydi.
Teoman istemsizce gülümsedi.
- Sen yine çalardın.
Behzat kahkaha attı.
- Yakalandığım için çalıyor derdiniz.
Haşmet ilk kez hafifçe gülümsedi.
Ömür de başını sallayarak gülümsedi.
Behzat bunu görünce şaşkınlıkla ona baktı.
- Teoman abi...Gördün mü? Taşın yüzü çatladı.
Haşmet çayından bir yudum aldı.
- Çok konuşuyorsun.
Behzat güldü.
- İşte bu yüzden ev sessiz kalmıyor.
Kısa süren bu sıcak an...
Bir telefon sesiyle sona erdi.
Teoman'ın telefonu çalıyordu.
Ekrana baktı.
Arayan...
Bölge sorumlularından biriydi.
Telefonu açtı.
- Efendim?
Karşı taraftaki adam aceleyle konuşuyordu.
- Reis...Depolarımızın birinin çevresinde yabancı adamlar görülmüş.
Teoman'ın yüzü yeniden ciddileşti.
- Takip edin. Sakın yaklaşmayın. Kim olduklarını öğrenin.
Telefon kapandı.
Haşmet ayağa kalktı.
- Ben gidiyorum.
Teoman başını kaldırdı.
- Tek başına değil.
- Ben de geliyorum.
Haşmet kısa ama kesin konuştu.
- Hayır.
Behzat hemen araya girdi.
- İkiniz de giderseniz...
Konağı kim yönetecek?
Ömür de söze girdi.
- Birinin burada kalması şart.
Dört kardeş birbirine baktı.
Sonunda Teoman kararını verdi.
- Behzat ve Ömür burada kalacak.
- Haşmet...Dikkatli ol.
Haşmet sadece başını salladı.
Ona göre "dikkatli ol" demek... "Kendine sahip çık." demekti.
Ve bunu kardeşinden duyması yeterliydi.
Çakırbeyli Konağı
Salonun balkonunda Hızır yalnız başına oturuyordu.
Elindeki tespihi ağır ağır çekiyordu.
İlyas sessizce yanına geldi.
Elinde iki bardak çay vardı.
Birini ağabeyine uzattı.
Hızır teşekkür etmeden aldı.
İlyas buna alışkındı.
İkisi de uzun süre konuşmadı.
Sonunda Hızır sessizliği bozdu.
- Sence hata mı yapıyorum?
İlyas şaşırdı.
Çocukluğundan beri ilk kez ağabeyi ona bunu soruyordu.
- Neden sordun?
Hızır gözünü karanlıktan ayırmadı.
- Çünkü öfkem...Bazen doğruyu görmeme engel oluyor.
İlyas hafifçe gülümsedi.
- Bunu söylemen bile...Henüz geç kalmadığını gösteriyor.
Tam o sırada Leyla balkona çıktı.
Yanında Emine de vardı.
İkisini görünce durdular.
- Rahatsız etmeyelim.
Hızır başını çevirdi.
- Gelin.
Leyla ve Emine yanlarına oturdu.
İlyas gülümseyerek kardeşlerine baktı.
- Atların nasıl?
Leyla'nın yüzü ilk kez aydınlandı.
- İyiler çok şükür. Ama Kara bugün çok huzursuzdu.
Emine de ekledi.
- Ahırdaki diğerleri de öyleydi.
Hızır dalgın bir şekilde sordu.
- Hayvanlar hisseder mi sence?
Leyla hiç düşünmeden cevap verdi.
- İnsanlardan önce hissederler.
Emine başını salladı.
- Kesinlikle.
Dördü de sustu.
Kimse fark etmiyordu.
Ama gerçekten de...
İstanbul'da yaklaşan fırtınayı...
İnsanlardan önce hayvanlar hissetmeye başlamıştı.
Aynı Gece...
Şehrin dışındaki eski bir fabrikanın içinde...
Karanlık salonda yalnızca tek bir lamba yanıyordu.
Uzun masanın üzerine İstanbul'un ayrıntılı haritası serilmişti.
Haritanın üzerinde onlarca fotoğraf vardı.
Teoman...
Haşmet...
Behzat...
Hızır...
İlyas...
Leyla...
Emine...
Ömür...
Sekiz fotoğraf...
Sekiz farklı hayat...
Masanın başındaki adam yavaşça ayağa kalktı.
Fotoğrafların arasında dolaştı.
Eline Haşmet'in fotoğrafını aldı.

Uzun süre baktı.
Sonra yavaşça gülümsedi.
- En zor olan sensin...
Fotoğrafı yerine bıraktı.
Bu kez Teoman'ın fotoğrafını eline aldı.

- Ama...
İlk yıkılacak olan da sen olacaksın.
Arkasını döndü.
Karanlığın içinden başka bir adam çıktı.
- Reis...
İlk aşama tamamlandı.
Adam başını salladı.
- Güzel.
- Artık...
Birbirlerinin yüzüne bakma zamanı geldi.
Masadaki İstanbul haritasının üzerine satranç taşlarından biri bırakıldı.
Taşın çıkardığı küçük ses...
Yaklaşan savaşın ilk habercisi gibiydi.


Комментарии