1 страницаОпубликовано: 09.08.2026. 16:25
20

Озвучивание не поддерживается в этом браузере

1. BÖLÜM İftiranın Gölgesi


İstanbul...

Gece, şehrin üzerine siyah bir örtü gibi çökmüştü.
Boğaz'ın üzerinde süzülen sis, ışıkları tek tek yutarken şehrin gürültüsü bile alışılmadık bir sessizliğe teslim olmuştu.

Saat 02.17...

Şehrin dışında, kullanılmayan eski bir limanda iki siyah tır bekliyordu.
Tırların etrafında ağır silahlı adamlar nöbet tutuyordu.
Birinin kulağındaki telsiz cızırdadı.

- Yol temiz.

Diğeri cevap verdi.

- Reislerin malı yarım saate depoda olacak.

Kasaların üzerinde tek bir işaret vardı.
Hiçbir şirket logosu...
Hiçbir isim...
Sadece siyah boya ile çizilmiş küçük bir sembol.
Bu mal, sıradan bir kaçakçılık yükü değildi.
Aylarca hazırlanmış...
Milyonlarca dolar değerindeki yeni nesil silah sistemlerinin üretiminde kullanılacak özel bir materyaldi.

Bu sevkiyeti yalnızca birkaç kişi biliyordu.

Ve onlardan biri...

İhanet etmişti.
...

Yaklaşık üç kilometre ötede...
Siyah bir minibüsün içinde altı kişi sessizce bekliyordu.

Yüzlerinin tamamı maskeliydi.
İçlerinden biri ön koltuktan konuştu.

- Hazır mısınız?

Kimse cevap vermedi.
Adam cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafta Teoman Façalı ile Haşmet Façalı yan yana duruyordu.

568aa2301569978e8782308389781e72.jpg

Adam gülümsedi.
- Bu gece İstanbul yanmayacak...
- Önce birbirlerini yakacaklar.
Arka koltuktaki adam sordu.
- Cesetler?
- Façalıların kullandığı mermiler.
- Araç?
- Façalı plakası.
- Tanık?
- Bırakmayın.
Adam başını cama yasladı.
Ve ilk kez isimlerini söyledi.
- Unutmayın...
- Bugünden sonra herkes aynı şeyi konuşacak.
- Façalılar masaya savaş açtı.
...

Dakikalar sonra...
İlk patlama limanın sessizliğini parçaladı.
Ardından...
Otomatik silah sesleri...
Bağırışlar...
Cam kırıkları...
Alevler...
Hızır'ın adamları ne olduğunu anlamadan kurşun yağmurunun altında kaldılar.
İçlerinden biri bağırdı.
- Pusu!
Diğeri yere düşerken son nefesiyle konuşabildi.
- Fa... Façalı...
Kurşun alnına isabet etti.
Sessizlik...
Sadece yanan aracın sesi duyuluyordu.
Maskeli adamlar tek tek cesetlerin yanına gittiler.
Birinin cebine Façalı ailesinin kullandığı özel mühür bırakıldı.
Diğerinin yanına onların kullandığı mermi kovanları serpildi.
Reisi son kez etrafına baktı.
- Güzel...
- Artık savaş başlayabilir.
Minibüs karanlığın içine karışırken uzaktan siren sesleri yükselmeye başlamıştı.
Kimse bilmiyordu...
Bu gece yalnızca insanlar öldürülmemişti.

İki büyük aile arasındaki güven de öldürülmüştü.

Façalı Konağı

Boğaz'a hâkim, yıllara meydan okuyan üç katlı taş konak...

Dışarıdan bakıldığında sessizdi.

Fakat içeride her odanın, her duvarın bir hatırası vardı.

Babalar...

Evlatlar...

Kayıplar...

Zaferler...

Ve Façalı soyadını omuzlarında taşıyan adamlar...

Salonun büyük penceresinden İstanbul görünüyordu.

Şöminenin ateşi ağır ağır yanıyor, odanın içine sıcak bir ışık yayıyordu.

Masanın üzerinde açık dosyalar...

Haritalar...

Telefonlar...

Ve yarısı içilmiş Türk kahveleri vardı.

Pencerenin önünde duran adam ağır ağır şehrin ışıklarını izliyordu.

Teoman Façalı...

Otuz altı yaşındaydı.

Onu tanımayan biri, yüzündeki sakin ifadeye aldanabilirdi.

Ama İstanbul yeraltı dünyasında herkes aynı şeyi söylerdi.

"Teoman konuşuyorsa dinle... Susuyorsa daha dikkatli dinle."

Çünkü onun sessizliği bile bazen kurşundan daha ağırdı.

Arkasından gelen ayak seslerini duyunca arkasını dönmedi.

Kapı açılmıştı.

İçeri Haşmet girdi.

Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı.

Yüzünde her zamanki gibi tek bir duygu okunmuyordu.

Ne öfke...

Ne sevinç...

Ne de yorgunluk...

Sanki yıllardır bütün hislerini kalbinin en derinine kilitlemişti.

Teoman gözlerini hâlâ camdan ayırmadan konuştu.

- Geç kaldın.

Haşmet ceketini sandalyeye bıraktı.

- İş uzadı.

- Bitti mi?

- Bitti.

İkisi de başka soru sormadı.

Çünkü kardeştiler, birbirlerini açıklamalara ihtiyaç duymadan anlayacak kadar uzun yıllardır aynı hayatı yaşıyorlardı.

Tam o sırada mutfaktan yüksek bir ses geldi.

- Siz yine bensiz mi kahve içiyorsunuz?

Behzat...

Elinde kahve fincanıyla salona girerken yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

Diğer iki kardeşten farklıydı. Aynı dünyanın içinde büyümüştü. Aynı silahları taşımıştı. Aynı masalarda oturmuştu. Ama ne olursa olsun, evin içindeki kasveti dağıtan kişi hep o olurdu.

Teoman ilk kez hafifçe gülümsedi.

- Kendin yaptın yine.

Behzat omuz silkti.

- Sizinkini de ben yaptım zaten.

Haşmet fincanı eline aldı.

Bir yudum aldı.

Sonra ilk kez Behzat'a baktı.

- Güzel olmuş.

Behzat şaşkınlıkla gözlerini açtı.

- Dur...

Bir dakika. Sen bana iltifat mı ettin?

Teoman istemsizce güldü.

Haşmet ise hiç bozulmadan cevap verdi.

- Abartma. Kahve güzel dedim.

Behzat ellerini iki yana açtı.

- Şükür... Demek taşın da dili çözülüyormuş.

Salondaki hava birkaç saniyeliğine yumuşamıştı.

İşte Façalı Konağı'nın gerçek yüzü buydu.

Dışarıda herkesin korktuğu üç adam...

Ama bu evin içinde... Sadece üç kardeş.

Birbirlerinin omzuna yaslanmadan ayakta kalamayacak kadar birbirine bağlı üç kardeş.

Tam o sırada...

Konağın kapısı çaldı.

Üçü de aynı anda başını çevirdi.

Kapıyı açan yaşlı kahya içeri girdi.

Yüzündeki ifade alışılmışın dışındaydı.

Sessizce Teoman'a yaklaştı.

- Reis...Dışarıdan biri geldi.

Teoman kaşlarını hafifçe kaldırdı.

- Kimmiş o?

- Tanımıyoruz ama... "Çok önemli." dedi.

Salondaki sıcak hava bir anda değişti.

Haşmet yavaşça ayağa kalktı.

Behzat'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

Konağın dışında ise siyah bir otomobil, motorunu durdurmadan bekliyordu.

Arka koltukta oturan adam, elindeki sigarayı camdan dışarı attı.

Ve kendi kendine fısıldadı.

- Bu gece...İlk taş yerine düşecek...

Façalı konağı

Konağın giriş kapısı ağır ağır açıldı.

Yaşlı kahya, siyah paltolu adamı içeri buyur etti.

Adam, etrafına tek bir kez baktı.

Eski taş duvarlar...

Aile büyüklerinin siyah beyaz fotoğrafları...

Yılların yükünü taşıyan ahşap merdiven...

Sonra gözlerini salona çevirdi.

Teoman, Haşmet ve Behzat olduğu yerde duruyordu.

Adam birkaç adım attı.

- İyi akşamlar.

Teoman'ın sesi sakindi.

- Seni dinliyoruz.

Adam cebinden küçük, siyah bir zarf çıkardı.

Masanın üzerine bıraktı.

- Ben sadece emanetçiyim. Bana verileni teslim eder, giderim.

Behzat zarfı eline almak istedi.

Haşmet kolunu hafifçe uzattı.

- Dur.

Behzat abisine baktı.

- Ne oldu?

Haşmet gözünü zarftan ayırmadan konuştu.

- Eldiven.

Behzat tek kelime etmeden cebinden ince deri eldivenini çıkardı.

Zarfı öyle aldı.

Teoman'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

Haşmet'in en sevdiği huylarından biri buydu.

Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmazdı.

Behzat zarfı açtı.

İçinden yalnızca bir fotoğraf çıktı.

Üç kardeş aynı anda fotoğrafa baktı.

Liman...

Yanan araçlar...

Yerde yatan cesetler...

Ve en dikkat çekici ayrıntı...

Yerde duran, Façalı ailesinin kullandığı mühür...

Behzat kaşlarını çattı.

- Bu...

Teoman fotoğrafı eline aldı.

Uzun uzun inceledi.

Sonra masaya bıraktı.

- Devam et.

Adam başını salladı.

- İstanbul'un yarısı bu fotoğrafı konuşuyor.

- Yarın herkes saldırıyı sizin yaptığını söyleyecek.

- Bugün dedikodu...

- Yarın gerçek gibi anlatılacak.

Salonda kısa bir sessizlik oldu.

Haşmet ilk kez konuştu.

- Bu fotoğrafı sana kim verdi?

Adam gözlerini Haşmet'e çevirdi.

O bakışta tehdit yoktu.

Ama insanın yalan söylemesini zorlaştıran bir ağırlık vardı.

- İsmini bilmiyorum. Yüzünü de görmedim. Arabadan inmedi. Sadece... "Bunu Façalılara ulaştır." dedi.

Haşmet bir adım yaklaştı.

- Sesi?

Adam düşündü.

- İstanbul şivesi değildi. Ama Türkçesi kusursuzdu.

Teoman gözlerini fotoğraftan ayırmadı.

- Başka?

Adam başını iki yana salladı.

- Hepsi bu.

Behzat cebinden bir tomar para çıkardı.

Adam elini kaldırdı.

- Para istemiyorum.

Üç kardeş aynı anda adama baktı.

Adam derin bir nefes aldı.

- Ben yıllardır bu şehirde haber taşırım. İlk kez korktum. Çünkü bunu yapanlar...

Bir an sustu.

- Birilerini düşman etmek istemiyor. Savaş çıkarmak istiyor.

Salon yeniden sessizliğe gömüldü.

Teoman ağır adımlarla pencerenin önüne yürüdü.

İstanbul'un ışıkları, Boğaz'ın üzerinde kırılıyordu.

Hiç arkasını dönmeden konuştu.

- Bu şehirde savaş başlatmak kolaydır. Bitirmek zordur.

Adam başını eğdi.

- Ben görevimi yaptım, Reis. İzninizle...

Teoman hafifçe başını salladı.

- Yolun açık olsun.

Kapı kapandı.

Behzat derin bir nefes verdi.

- Ne düşünüyorsun abi?

Teoman cevap vermedi.

Haşmet masadaki fotoğrafı yeniden eline aldı.

Parmağını, yerde duran mühürün üzerine koydu.

6d4071f9d09d11dbee37aa2774609a89.jpg

Dakikalarca sustu.

Sonra tek cümle söyledi.

- Bu bizim mühür değil.

Behzat şaşkınlıkla döndü.

- Nasıl yani?

Haşmet fotoğrafı Teoman'a uzattı.

- Bizim mühürde kenardaki kurt başının sol gözü çiziktir.

- Bunda yok.

Teoman dikkatlice baktı.

Haklıydı.

Fark neredeyse görünmeyecek kadar küçüktü.

Ama Haşmet görmüştü.

İlk kez Teoman'ın yüzündeki ifade değişti.

- Demek biri...

- Bizi değil...

- Bizi tanıyan birini taklit etmiş.

Haşmet ceketini omzuna aldı.

- Bu iş, limanda başlamadı.

- Aylar önce başladı.

Behzat ikisine baktı.

- O zaman ne yapacağız?

Teoman pencerenin önünden ayrıldı.

Sesi sakindi.

Ama kararı kesindi.

- Önce öfkelenmeyeceğiz.

- Önce düşüneceğiz.

Haşmet kapıya doğru yürüdü.

Behzat arkasından seslendi.

- Nereye gidiyorsun?

Haşmet durmadan cevap verdi.

- İstanbul'da biri...

Bizim adımızı kullanıyor.

- Onu bulacağım.

Kapı yavaşça kapandı.

Konağın dışında gece, her zamanki sessizliğini koruyordu.

Ama o sessizliğin içinde...

Kimsenin henüz fark etmediği bir savaş, ilk nefesini almıştı.


Haşmet konağın ağır demir kapısından çıktığında gece ayazı yüzüne vurdu.

Koruması siyah aracın kapısını açmak için öne geldi.

- Reis...

Haşmet eliyle durmasını işaret etti.

- Aracı hazırlayın. Ben biraz yürüyeceğim.

Adam şaşırsa da sorgulamadı.

- Emredersin, Reis.

Haşmet ellerini ceketinin ceplerine koyarak konağın önündeki taş yolda yürümeye başladı.

Gece sessizdi.

Ama onun zihni...

Hiç olmadığı kadar kalabalıktı.

"Bir mühür kopyalanır..."

"Bir plaka değiştirilir..."

"Bir mermi bırakılır..."

"Ama bunu yapan adam... bizi tanıyor."

Adımlarını durdurdu.

Başını hafifçe kaldırıp İstanbul'un ışıklarına baktı.

- Kimsin sen...

diye fısıldadı kendi kendine.

- Neden bizi seçtin...

Façalı Konağı

Behzat salondaki sessizliği bozdu.

- Abi...

Sence gerçekten Çakırbeyliler buna inanır mı?

Teoman şöminenin önündeki koltuğa oturdu.

Kahvesinden bir yudum aldı.

- İnanırlar.

Behzat kaşlarını çattı.

- Bu kadar kolay mı?

Teoman başını iki yana salladı.

- Kolay olduğu için değil.

- Adamları ölmüş olduğu için.

Salonda kısa bir sessizlik oluştu.

Teoman devam etti.

- Bir adam evladını, kardeşini, dostunu toprağa verince...

- Önce acısıyla düşünür. Aklıyla değil.

Behzat derin bir nefes verdi.

- O zaman savaş kaçınılmaz.

Teoman gözlerini şöminedeki ateşe dikti.

- Savaş...İki taraf da isterse çıkar. Ama tek taraf isterse...Katliam olur.

Kapı yeniden açıldı.

Haşmet içeri girdi.

Behzat hemen ayağa kalktı.

- Bir şey bulabildin mi?

Haşmet ceketini sandalyeye bıraktı.

- Hayır. Ama bir şey fark ettim.

Teoman başını kaldırdı.

- Söyle.

Haşmet masanın üzerindeki İstanbul haritasını önüne çekti.

Cebinden siyah bir kalem çıkardı.

Limanın olduğu noktayı işaretledi.

Sonra...

İkinci bir nokta.

Üçüncü...

Dördüncü...

Behzat şaşkınlıkla baktı.

- Bunlar ne?

- Son altı ayda yaşanan büyük olaylar.

Teoman haritaya eğildi.

Hepsi birbirinden kilometrelerce uzaktaydı.

Ama...

Haşmet kalemi eline aldı.

Noktaların arasına çizgiler çekmeye başladı.

Birkaç saniye sonra ortaya tek bir şekil çıkmıştı.

Behzat istemsizce fısıldadı.

- Hepsi...

Aynı merkezin etrafında.

Haşmet başını salladı.

- Tesadüf değil.

Teoman ağır ağır ayağa kalktı.

- Devam et.

- Bizi suçlayan olay ilk değil.

- Son altı ayda farklı ailelerin de başına benzer şeyler gelmiş.

- Ama kimse bağlantıyı kurmamış.

Behzat'ın yüzündeki ifade ciddileşti.

- Yani...

Birileri uzun zamandır İstanbul'u hazırlıyor.

Haşmet'in cevabı kısa oldu.

- Evet.

- Ve şimdi sıra bize geldi.

Aynı Saatlerde...

Çakırbeyli Konağı

Geniş avlunun kapısı açıldı.

Peş peşe siyah araçlar içeri girdi.

Koridorda koşuşturan adamların yüzünde endişe vardı.

Salonun ortasında büyük bir masa kurulmuştu.

Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.

Merdivenlerden ağır adımlarla Hızır indi.

Üzerinde siyah gömlek, omzunda koyu renk ceket vardı.

İlyas onu sessizce izliyordu.

Hızır masanın başına geçti.

Etrafındaki adamlara baktı.

- Kaç kişi?

Yaşlı adamlardan biri cevap verdi.

- On iki...

Salonda derin bir sessizlik oluştu.

Hızır gözlerini kapattı.

Hiçbir şey söylemedi.

Sadece...

Önündeki tespihi eline aldı.

Bir kez çevirdi.

İkinci kez...

Üçüncü kez...

Sonra yavaşça gözlerini açtı.

Bakışları eskisinden çok daha sertti.

- Ailelerine haber verildi mi?

- Verildi, Reis.

- Cenazeler?

- Sabah teslim edilecek.

Hızır başını eğdi.

Dudaklarından sadece tek cümle döküldü.

- Hiçbir annenin evladı sahipsiz kalmayacak.

İlyas, abisine baktı.

Onu yıllardır tanıyordu.

Hızır bağırmıyordu.

Ama sessiz kaldığı zaman daha tehlikeli olduğunu herkes bilirdi.

Tam o sırada kapının dışında bir kadın sesi duyuldu.

- Abi.

İlyas başını çevirdi.

Hızır da kapıya baktı.

Salona giren kişinin yüzünde büyük bir endişe vardı.

Emine Çakırbeyli...

Elindeki telefonu sıkıca tutuyordu.

- Duyduklarım doğru mu?

Salonun içindeki hava ağırlaşmıştı.

Kimse Emine'nin sorusuna hemen cevap vermedi.

Kadın, önce Hızır'a...

Sonra İlyas'a baktı.

İkisinin de suskunluğu, duyduğu haberin doğru olduğunu anlamasına yetmişti.

Yavaşça salona doğru yürüdü.

- Doğruymuş...

Hızır, kardeşinin gözlerinin içine baktı.

- Emine...

Emine sözünü kesti.

- Kaç kişi?

Hızır derin bir nefes aldı.

- On iki.

Emine gözlerini kapattı.

Bu sayı, yalnızca on iki adam demek değildi.

On iki ev...

On iki anne...

On iki eş...

On iki çocuk...

Birkaç saniye boyunca salonda sadece saatin tik takları duyuldu.

Emine sessizce masaya yaklaştı.

Önündeki dosyalara baktı.

Fotoğraflar...

Olay yeri görüntüleri...

Yanmış araçlar...

Kan izleri...

Ve yerde duran mühür...

Emine fotoğrafa biraz daha yaklaştı.

Kaşları hafifçe çatıldı.

- Bunu kim bulmuş?

İlyas cevap verdi.

- Olay yeri ekibi.

Emine başını kaldırdı.

- Emin misiniz?

Hızır ilk kez dikkatle kardeşine baktı.

- Ne demek istiyorsun?

Emine fotoğrafı tekrar eline aldı.

- Sadece soruyorum. Çünkü...Bir şeyi görmekle... Bir şeye inanmak aynı şey değildir.

Salondaki yaşlı adamlardan biri hemen araya girdi.

- Kızım...

Ortada delil var.

Emine nazikçe adama döndü.

- Delil... Her zaman gerçeği göstermez amca.

- Bazen sadece birinin göstermemizi istediği şeyi gösterir.

Yaşlı adam sustu.

Hızır ise kardeşini dikkatle izliyordu.

Emine çocukluğundan beri böyleydi.

Duygularıyla değil...

Mantığıyla hareket ederdi.

Ama bu kez...

Hızır'ın kalbiyle aklı birbirine savaş açmıştı.

İlyas sessizliği bozdu.

- Abi...Ya gerçekten Façalılar yapmadıysa?

Masadaki birkaç adam aynı anda İlyas'a döndü.

Birinin sesi sert çıktı.

- İlyas!

İlyas hiç çekinmeden devam etti.

- Ben kimseyi savunmuyorum. Ama... Biri bizi birbirimize kırdırıyor olabilir.

Hızır ağır ağır ayağa kalktı.

Salon bir anda sessizleşti.

Tespihini masaya bıraktı.

- İlyas... Ben de bunu düşünmek isterdim. Ama toprağa vereceğim on iki adamım var.

Bir an durdu.

Sesinde öfke değil...

Yorgunluk vardı.

- Böyle zamanlarda insanın aklı...Kalbinin gerisinde kalıyor.

Emine, ağabeyine yaklaştı.

Omzuna hafifçe dokundu.

- İşte bu yüzden...Kararı bugün verme.

Hızır başını çevirdi.

- Ne kadar bekleyeyim?

Emine'nin cevabı sakindi.

- Gerçek ortaya çıkana kadar.

İlyas da aynı fikirdeydi.

- Bir gün beklemek savaş kaybettirmez. Ama yanlış adamı suçlamak... Bir ömür kaybettirir.

Hızır iki kardeşine baktı.

Onları çocukluklarından beri koruyan oydu.

Bugün ise ilk kez...

Onlar onu öfkesinden korumaya çalışıyordu.

Derin bir nefes aldı.

- Yarın...Hiçbir adım atılmayacak.

Salondakiler şaşkınlıkla birbirine baktı.

Hızır devam etti.

- Önce kendi araştırmamı yapacağım. Eğer sonunda bu işin arkasında gerçekten Façalılar varsa...

Sesi bir anda sertleşti.

- O zaman İstanbul'da taş üstünde taş bırakmam.

Salondaki herkes ayağa kalktı.

Hiçbiri itiraz etmedi.

Çünkü Hızır kararını vermişti.

Fakat kimsenin fark etmediği bir şey vardı.

Konağın yüksek duvarlarının dışındaki karanlıkta...

Siyah bir aracın içinde oturan biri, elindeki dürbünü yavaşça indirdi.

Küçük bir telsize eğildi.

- İlk aşama tamam.

Karşı taraftan sadece tek cümle geldi.

- Güzel...

- Birbirlerine güvenmemeleri yeterli.

Araç, farlarını yakmadan gecenin karanlığına karıştı.

Gece ilerledikçe İstanbul'un sokakları sessizleşiyordu.

Ama iki ayrı konakta...

Kimsenin gözüne uyku girmemişti.

Façalı Konağı

Saat gece yarısını çoktan geçmişti.

Şöminenin ateşi sönmeye yüz tutmuştu.

Behzat salondan çıkmış, adamlarla güvenlik planını konuşuyordu.

Teoman çalışma odasına geçmişti.

Koca konakta yalnızca bir kişi hâlâ aynı yerde duruyordu.

Haşmet...

Pencerenin önünde...

İstanbul'u izliyordu.

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey düşünmüyor gibiydi.

Ama zihni, o fotoğrafın üzerindeki küçücük ayrıntıya takılmıştı.

Kapı usulca çalındı.

Behzat içeri girdi.

Elinde iki fincan çay vardı.

Birini Haşmet'in yanına bıraktı.

- Kahve üstüne çay...

Doktor görse öldürür bizi.

Haşmet hafifçe fincana baktı.

- Doktor bizim ne yaşadığımızı bilmiyor.

Behzat gülümsedi.

- O da doğru.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sessizlik, kardeşler arasında rahatsız edici değildi.

Behzat sonunda söze girdi.

- Bir şey soracağım.

Haşmet gözünü camdan ayırmadı.

- Sor.

- İçine sindi mi?

Haşmet hiç düşünmeden cevap verdi.

- Hayır.

- Ben de aynı şeyi hissediyorum.

Haşmet ilk kez kardeşine döndü.

- Bir adam mal çalacaksa... İz bırakmaz. İz bırakıyorsa...Bulunsun diye bırakıyordur.

Behzat başını salladı.

- Demek biri özellikle bizi gösteriyor.

Haşmet'in cevabı kısa oldu.

- Evet.

Behzat derin bir nefes aldı.

- Peki ya Çakırbeyliler? Ya inanırlarsa?

Haşmet birkaç saniye sustu.

Sonra ağır bir ses tonuyla konuştu.

- İnanırlarsa...Bunun bedelini hepimiz öderiz.

Çakırbeyli Konağı

İlyas avluya çıktı.

Hava serindi.

Sigarasını yakıp derin bir nefes çekti.

Bir süre sonra arkasından Hızır geldi.

İkisi de yan yana durdu.

Konuşmadan...

Sadece gecenin sesini dinlediler.

İlyas sessizliği bozdu.

- Bana kızdın mı?

Hızır başını iki yana salladı.

- Hayır.

- Ama seni anlamıyorum.

- Neyi?

- Façalıları neden savunuyorsun?

İlyas sigarasını yere attı.

Ayağıyla söndürdü.

- Savunmuyorum. Ben sadece...Bir şeyi anlamadan silaha sarılmayı doğru bulmuyorum.

Hızır kardeşine baktı.

- Bazen geç kalırsan...Silaha sarılacak adam da bulamazsın.

İlyas cevap vermedi.

Çünkü ağabeyinin yaşadığı acıyı biliyordu.

Aynı dakikalarda...

İstanbul'un başka bir yerinde...

Loş ışıklı eski bir depoda dört kişi büyük bir masanın etrafında oturuyordu.

Yüzleri karanlığın içindeydi.

Hiçbirinin yüzü seçilmiyordu.

Masanın üzerinde yalnızca İstanbul haritası vardı.

Haritada...

Façalıların bölgesi kırmızıyla işaretlenmişti.

Çakırbeylilerin bölgesi ise maviyle.

Masanın başındaki adam satranç taşını eline aldı.

Siyah şahı...

Kırmızı bölgenin üzerine koydu.

Sonra beyaz şahı aldı.

Mavi bölgenin üzerine bıraktı.

Kısık bir sesle konuştu.

- Şimdi...

İlk hamleyi onlar yapacak.

Masadakilerden biri sordu.

- Ya yapmazlarsa?

Adam hafifçe gülümsedi.

- O zaman...

Onlara yaptırırız.

Depoda yeniden sessizlik hâkim oldu.

Kim olduklarını bilmiyorduk.

İsimlerini de...

Yüzlerini de...

Sadece...

İstanbul'un kaderini değiştirecek oyunun ilk hamlesini yapan kişiler olduklarını biliyorduk.

Ertesi sabah

İstanbul yeni bir güne uyandı.

Gazeteler henüz basılmamıştı.

Ama yeraltı dünyasında tek bir haber dolaşıyordu.

"Façalılarla Çakırbeyliler arasında savaş başlayacak."

Ve kimse bilmiyordu...

O savaş daha başlamadan...

Kazananını çoktan seçen biri vardı.

Комментарии

0 / 5000 символов
Пока нет комментариев. Будьте первым!