2 страницаОпубликовано: 31.07.2026. 21:50
70

Озвучивание не поддерживается в этом браузере

2 bölüm.

Merhaba!

***
Malikânenin ağır ahşap kapısı önümde yavaşça açılırken, içeriye yayılan loş ışık istemsizce duraksamama neden oldu. Dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünen bina, içeriden çok daha farklı bir hava taşıyordu. Yüksek tavanlar, koyu renk mermerler, duvarları süsleyen eski tablolar ve tavandan sarkan devasa kristal avize... Her şey gösterişliydi ama aynı zamanda insanın içine işleyen tuhaf bir soğukluk vardı. Burada yaşayan insanlar ne kadar zengin olursa olsun, bu ev bana huzur değil, sanki yıllardır saklanan sırların ağırlığını hissettiriyordu. Elimdeki valizin kulpunu biraz daha sıkarken derin bir nefes aldım. Geri dönüp gitmek istiyordum ama bunun mümkün olmadığını biliyordum.

Kapının hemen yanında duran takım elbiseli orta yaşlı bir adam başını hafifçe eğdi. Yüzünde ne sıcak bir gülümseme ne de merak vardı. Belli ki burada çalışan herkes duygularını göstermemeyi öğrenmişti.

"Hoş geldiniz, Derya Hanım." dedi sakin bir sesle.

İsmimi biliyor olması garibime gitmişti. Sanki geleceğim günler öncesinden belliydi.

"Levent Bey sizi bekliyor." dedi.

Babama baktım. Tek kelime etmeden başıyla adamı işaret etti. İçimde büyüyen huzursuzluk her geçen saniye daha da artıyordu. Burada benden başka herkes ne olduğunu biliyor gibiydi. Bilmeyen tek kişi bendim.

Merdivenlerin yanından geçerek uzun bir koridora girdik. Koridor o kadar uzundu ki sonu görünmüyordu.

Koridorun sonunda büyük çift kanatlı bir kapı duruyordu. Adam kapıyı iki eliyle açtı.

İçeride geniş bir çalışma odası vardı.

Kitaplıklar tavana kadar uzanıyor, odanın ortasında koyu cevizden yapılmış büyük bir masa duruyordu. Pencerelerin önünden süzülen gün ışığı masanın arkasında oturan adamın yüzüne vuruyordu.

Levent Keskin...

Saçlarına düşen beyazlar yaşını ele veriyordu ama dik duruşu hâlâ etkileyiciydi. Üzerindeki koyu renk takım elbise tek bir kırışık bile taşımıyordu. Elindeki dosyayı kapatıp yavaşça ayağa kalktı. Gözleri benim üzerimde durdu.

O bakış...

Sanki beni ilk kez görmüyordu.

Sanki yıllardır tanıyormuş gibi dikkatlice yüzümü inceliyordu.

Nedense bundan rahatsız oldum.

Levent Bey ağır adımlarla yanıma geldi.

"Hoş geldin, Derya." dedi.

Ses tonu beklediğimden çok daha yumuşaktı.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Sadece kısa bir baş hareketiyle karşılık verdim.

Sessizlik birkaç saniye boyunca odanın içine yayıldı.

Sonunda dayanamayıp babama döndüm.

"Artık biri bana neler olduğunu anlatacak mı?" dedim.

Sesim odanın içinde yankılanırken ikisi de birkaç saniye konuşmadı.

Sessizlik...

İnsan bazen sessizliğin de bir cevabı olduğunu o an anlıyordu.

Babam yine sustu.

O an gerçekten dayanacak gücüm kalmamıştı.

"Baksana bana!" dedim. Sesim bu kez öfkeden çok kırgın çıkmıştı. "Ben ne yaptım da bunu hak ettim? Söylesene... Neden buradayım?"

Babam gözlerini benden kaçırdı.

"Bunu hak ettiğin için değil." dedi yavaşça. "Seni korumak için."

Kaşlarımı çattım.

"Neyden koruyorsun beni?" diye sordum.

Babam cevap vermedi.

Yine...

Tek kelime bile söylemedi.

Sinirle ellerimi iki yana açtım.

"Yeter artık!" diye bağırdım. "Sürekli aynı şeyi yapıyorsun. Susuyorsun. Ben çocuk değilim artık. Gerçeği bilmeye hakkım var."

Odadaki sessizlik yeniden üzerimize çöktü.

Levent Bey bulunduğu yerden bizi izliyordu. Yüzündeki ifade değişmiyordu ama gözlerinde anlayamadığım bir hüzün vardı. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü bana anlatmak istiyor ama anlatamıyormuş gibiydi.

Derin bir nefes aldım.

Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamayacaktım.

Onların yanında asla ağlamayacaktım.

Başımı çevirip kapıya doğru baktım.

"Tamam." dedim soğuk bir sesle. "Madem kimse bana hiçbir şey anlatmayacak... O zaman ben de kimseye soru sormayacağım."

Valizimin kulpunu elimden bıraktım.

"Tek istediğim şey odamı görmek." dedim.

Levent Bey başını hafifçe salladı.

"Hazırladık." dedi. "Bir görevli seni odana götürecek."

Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm.

O odada bir dakika daha kalırsam gerçekten bağırmaya başlayacaktım.

Kapının önünde bekleyen görevli bana doğru bir adım attı.

"Gelin, Derya Hanım." dedi görevli saygılı bir sesle.

Hiçbir şey söylemedim.

Sadece başımı hafifçe sallayıp peşinden yürümeye başladım.

Çalışma odasının kapısı arkamdan yavaşça kapanırken içimde garip bir his oluştu. Sanki o kapının ardında bana ait olan ama henüz öğrenemediğim koca bir geçmiş kalmıştı.

Koridora çıktığımız anda yeniden o sessizlik karşıladı beni.

Bu ev gerçekten tuhaftı.

Koskoca malikânede onlarca insan vardı ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Ayak sesleri bile yankılanmayacak kadar dikkatli atılıyordu. Sanki herkes görünmez bir kurala uyuyordu.

Koridor boyunca yürürken duvarlardaki tablolar yine dikkatimi çekti. Eski aile portreleri, manzara resimleri ve siyah çerçeveli fotoğraflar...

Bir tanesinin önünde istemsizce durdum.

Fotoğrafta Levent Bey vardı.

Yanında da yirmili yaşlarının sonlarında olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam duruyordu.

Uzun boylu, yeşil gözlü, siyah saçlı ve oldukça sert bakışlıydı.

Yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu.

Fotoğrafın önünde birkaç saniye durunca görevli arkasını dönüp bana baktı.

"Bir sorun mu var, efendim?" diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

"Yok." dedim.

Fotoğrafa son bir kez daha baktım. Nedense o yeşil gözler, fotoğrafın içinden bile insanın içine işliyormuş gibi hissettiriyordu.

Kim olduğunu bilmiyordum. Nasıl biri olduğunu da...

Ama o sert bakışlar, daha görmeden bile insanı rahatsız etmeye yetiyordu.

"Devam edelim." dedim.

Görevli başını hafifçe salladı.

"Tabii, efendim." dedi.

Yeniden yürümeye başladık. Koridorun sonuna doğru ilerledikçe evin ne kadar büyük olduğunu daha iyi fark ediyordum.

Sağlı sollu uzanan kapılar, duvarları süsleyen tablolar ve her köşeye özenle yerleştirilmiş antika eşyalar...

Burası bir evden çok eski bir konağı andırıyordu.

Birkaç dakika sonra görevli ikinci kata çıkan geniş merdivenlere yöneldi. Sessizce peşinden çıktım. Merdivenlerin sonunda yine uzun bir koridor vardı. Bu kat, alt kata göre çok daha sakindi. Etrafta kimse görünmüyordu.

Görevli koridorun en sonundaki beyaz çift kanatlı kapının önünde durdu. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtıktan sonra bana döndü.

"Burası sizin odanız, Derya Hanım." dedi.

İçeri adım attığım anda gözlerim istemsizce odanın içinde dolaştı. Oda beklediğimden çok daha büyüktü. Ortada kocaman bir yatak vardı. Yatağın tam karşısında büyük bir televizyon, pencerenin önünde iki kişilik şık bir oturma grubu duruyordu. Sol tarafta çalışma masası, sağ tarafta ise tavana kadar uzanan geniş bir gardırop vardı.

Balkondan içeri giren hafif rüzgâr tülleri usulca hareket ettiriyor, odanın içine ferah bir hava yayıyordu.

"Valiziniz dolabın yanına bırakıldı." dedi görevli.

Başımı hafifçe salladım.

"Teşekkür ederim." dedim.

"Başka bir isteğiniz olursa zile basmanız yeterli." dedi.

"Tamam." dedim.

Görevli odadan çıkıp kapıyı usulca kapattı.

Odanın ortasında birkaç saniye öylece durdum.

Derin bir nefes aldım.

Ne kadar güzel olursa olsun...

Burası bana ait değildi.

Kapı kapandıktan sonra derin bir nefes daha verdim.

Sonunda yalnız kalmıştım.

Valizimi yatağın üzerine koyup fermuarını yavaşça açtım. Evden aceleyle topladığım kıyafetler olduğu gibi duruyordu. Tek tek çıkarıp dolaba yerleştirmeye başladım.

Aslında bunu yapmak istemiyordum. Kıyafetlerimi dolaba astığım anda burada kalmayı kabul etmişim gibi hissediyordum. Ama odanın ortasında duran valize bakmak da sinirimi bozuyordu.

Son tişörtümü de dolaba astıktan sonra kapağını kapattım.

Yavaş adımlarla odanın içinde dolaşmaya başladım. Elimi çalışma masasının üzerinde gezdirdim, sonra pencerenin önüne geçip perdeleri hafifçe araladım. Dışarıda kocaman bir bahçe uzanıyordu. Ortasında büyük bir süs havuzu vardı. Havuzun etrafını rengârenk çiçekler çevreliyordu. Biraz daha ileride yüksek ağaçlar gözüme çarptı. Bahçe o kadar büyüktü ki nereye kadar uzandığını seçemiyordum.

Balkon kapısını açıp dışarı çıktım.

Yüzüme çarpan serin rüzgâr, istemsizce gözlerimi kapatmama neden oldu. Derin bir nefes aldım. En azından dışarısı, içerisi kadar bunaltıcı değildi. Kollarımı balkon korkuluklarına yaslayıp etrafı izlemeye başladım. Kuş sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Koskoca malikâne sanki bomboştu.

"İnsan burada sıkıntıdan delirir," dedim kendi kendime.

Bir süre daha bahçeyi izledikten sonra yeniden içeri girdim. Balkon kapısını kapatıp yatağın kenarına oturdum. Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Ne bir mesaj vardı ne de cevapsız arama. Parmaklarım istemsizce babamın numarasına gitti.

Aramayı düşündüm.

Sonra vazgeçtim.

Zaten açsa bile bana hiçbir şey söylemeyecekti.

Kapının çalınmasıyla düşüncelerim yarıda kesildi. Derin bir nefes alıp doğruldum.

"Buyurun." dedim.

Kapı yavaşça açıldı. İçeri beni odama kadar getiren görevli girdi. Her zamanki gibi yüzünde ciddi bir ifade vardı.

"Levent Bey sizi akşam yemeğine davet ediyor, Derya Hanım." dedi.

Kısa bir an duraksadım. Aslında aşağı inmeye hiç niyetim yoktu. Ne Levent'le aynı masaya oturmak istiyordum ne de bu evde tek bir dakika daha geçirmek... Ama reddetmenin de bir anlamı olmadığını biliyordum.

"Tamam." dedim kısaca.

Görevli başını hafifçe eğerek odadan çıktı. Kapı kapanınca aynanın karşısına geçtim. Omuzlarıma dökülen sarı saçlarımı elimle düzelttim. Yüzümdeki yorgunluk hâlâ duruyordu. Son birkaç saatte hayatım tamamen değişmişti. Sabah kendi evimde uyanmıştım, şimdi ise yıllardır adını bile duymadığım bir adamın malikânesinde, yabancı insanların arasında yaşıyordum. Aynadaki yansımama birkaç saniye baktıktan sonra derin bir nefes aldım ve odadan çıktım.

***
Koridoru ağır adımlarla geçip merdivenlerden aşağı indim. Malikânenin alt katı üst kata göre daha hareketliydi. Görevliler sessizce masaya son hazırlıkları yapıyor, kimse birbirine yüksek sesle tek kelime etmiyordu. Bu evde herkes fısıldayarak konuşuyormuş gibi hissediyordum. Görevli beni yemek salonunun kapısına kadar götürdü.

"Buyurun." dedi ve kapıyı açtı.

İçeri girdiğimde ilk işim etrafa bakmak oldu. Uzun yemek masasının başında yalnızca Levent Bey oturuyordu. Masanın üzeri çeşit çeşit yemeklerle donatılmıştı ama o kadar büyük masada tek bir kişinin oturuyor olması garip görünüyordu. Sessizce masaya yaklaştım.

"Gel Derya." dedi Levent Bey. "Otur."

Sandalyeyi çekip oturdum ama gözlerim istemsizce masanın diğer tarafını aradı.

Babam yoktu.

"Babam nerede?" diye sordum.

Levent Bey çatalını yavaşça masaya bıraktı. Bana baktı. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir ifade vardı.

"Kerem gitti." dedi sakin bir sesle.

Bir an ne söylediğini anlayamadım.

"Gitti mi?" diye sordum.

"Evet."

Söylediği tek kelimeydi.

İçimde bir şeyin sessizce kırıldığını hissettim.

Beni buraya bırakmıştı.

Üstelik vedalaşmadan...

Bir kez bile dönüp bakmadan...

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı önüme eğdim. Sinirlenmek istiyordum ama sinirimin yerini garip bir kırgınlık almıştı. Onca yıl bana tek başına bakan adam, beni hiç tanımadığım insanların yanına bırakıp gitmişti. Bunun nedenini hâlâ bilmiyordum.

Tam o sırada yemek salonunun ağır ahşap kapısı açıldı.

Koridordan gelen ayak sesleri salonun sessizliğini bozdu. İstemsizce başımı kapıya çevirdim. İlk içeri giren kişi, koridordaki fotoğrafta gördüğüm adamdı. Uzun boyu, kendinden emin yürüyüşü ve tek bir duygu göstermeyen yüz ifadesiyle salona girdi. Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Başını hafifçe kaldırdığı anda yeşil gözleri benimkilerle buluştu. O bakış yalnızca birkaç saniye sürdü ama nedense bana çok daha uzun gelmişti.

Bakışlarını benden çekip hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Masaya doğru ilerlerken salondaki herkesin istemsizce ona baktığını fark ettim. Kimse tek kelime etmiyordu. O ise sanki bütün bunlara alışkınmış gibi ağır hareketlerle Levent Bey'in yanındaki sandalyeye yaklaştı. Tam oturacakken Levent Bey başını kaldırıp, "Bir dakika." dedi. Adam durdu ve gözlerini babasına çevirdi. Ardından Levent Bey bana baktı.

"Derya." dedi. "Bu oğlum Pamir."

Sonra bakışlarını yeniden ona çevirdi.

"Pamir, bu da Derya."

Pamir gözlerini yeniden bana çevirdi. Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. O bakışın altında rahatsız olmuştum ama bunu belli etmemek için gözlerimi ondan kaçırmadım. İlk pes eden ben olmak istemiyordum.

"Hoş geldin." dedi.

"Teşekkür ederim." dedim.

Levent Bey yeniden yerine oturduktan sonra, "Pamir, Derya bundan sonra bir süre bizimle kalacak." dedi. "Bu evde bulunduğu sürece de onunla sen ilgileneceksin. Güvenliğinden sen sorumlu olacaksın."

Söylediklerini duyduğum anda kaşlarım istemsizce çatıldı.

"Bir dakika." dedim. "Benim neden bir sorumlum oluyor?"

Levent Bey sakin bir ifadeyle bana baktı.

"Çünkü buna ihtiyacın var." dedi.

"Olduğunu düşünmüyorum." dedim. "Kendi başımın çaresine gayet iyi bakabiliyorum."

"Bu bir tercih meselesi değil." dedi.

Sinirle kısa bir kahkaha attım.

"Ne ilginç." dedim. "Bugün öğrendiğim tek şey, herkes benim adıma karar vermeyi çok seviyor."

Levent Bey cevap vermedi. Sessizce bana bakmakla yetindi.

Başımı çevirip Pamir'e baktım.

"Sen de hiçbir şey söylemeyecek misin?" diye sordum.

Bana baktı. Yüzündeki ifade en başından beri hiç değişmemişti.

"Babam ne dediyse o olur." dedi.

"Ben buna razı değilim." dedim.

"Olup olmaman sonucu değiştirmiyor." dedi.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha bu eve geleli bir saat bile olmamıştı. Daha odama yeni yerleşmiştim. Şimdi ise adını birkaç dakika önce öğrendiğim bir adamın benim güvenliğimden sorumlu olduğuna karar verilmişti. İşin en sinir bozucu tarafı ise buna itiraz etsem bile kimsenin beni dinlememesiydi. O an anladım ki bu evde söz hakkı olan son kişi bendim.

***
Masanın üzerini yeniden sessizlik kapladı.

Kimse konuşmuyordu.

Görevliler yemekleri servis etmeye başladı. Önüme bırakılan tabağa kısa bir an baktım. Aç olmama rağmen boğazımdan tek lokma bile geçecek gibi değildi. Çatalı elime aldım, tabağımdaki yemeği karıştırdım ama yiyemedim.

İçimde dolaşan onlarca sorunun yanında açlığın hiçbir önemi kalmamıştı.

"Yemekleri beğenmedin mi?" diye sordu Levent Bey.

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Yemeklerle ilgili bir sorun yok." dedim. "Sorun, burada ne yaptığımı hâlâ bilmiyor olmam."

Levent Bey birkaç saniye sessiz kaldı.

"Her şeyin bir zamanı var." dedi.

Derin bir nefes verdim.

"Yine aynı cümle..." dedim. "Gerçekten merak ediyorum, başka cevap bilmiyor musunuz?"

Levent Bey yüzüme baktı ama hiçbir şey söylemedi.

O sessizlik, söylediklerinden daha çok sinirimi bozuyordu.

Çatalı elimden bırakıp sandalyeme yaslandım.

"Babam da aynı şeyi söyledi." dedim. 'Oraya gidince öğrenirsin.' Buraya geldim. Şimdi siz de 'zamanı gelince öğrenirsin' diyorsunuz. Ben daha ne kadar bekleyeceğim?"

"Biraz sabırlı ol." dedi.

"Sabırlı olmaktan yoruldum." dedim.

Masadaki sessizlik yeniden ağırlaştı.

Tam ayağa kalkmayı düşünüyordum ki gözüm karşımdaki Pamir'e takıldı.

Sessizce yemeğini yiyordu.

Sanki masada konuşulan hiçbir şey onu ilgilendirmiyormuş gibiydi.

Bu kadar umursamaz olması sinirimi bozmuştu.

"Olan biten hiç mi umurunda değil?" diye sordum, gözlerimi ondan ayırmadan.

Pamir yavaşça başını kaldırdı.

"Beni ilgilendiren kısmı kadar." dedi.

"Ben de o kısmıyım galiba." dedim.

"Öylesin." dedi.

"Koskoca cümle kurabildiğine göre konuşabiliyormuşsun." dedim.

Pamir gözlerini üzerimden ayırmadı. Yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Ne sinirlenmiş gibi görünüyordu ne de söylediklerime alınmıştı.

Sanki onu kızdırmaya çalıştığımın farkındaydı ama buna değmeyeceğini düşünüyordu.

"Gerektiği zaman konuşurum." dedi sakin bir sesle.

"Ne kadar etkileyici." dedim alayla. "İki kelimeyi bir araya getirince ödül mü veriyorlar?"

Levent Bey kaşlarını hafifçe çattı.

"Derya." dedi uyarı dolu bir sesle.

"Ne var?" diye sordum, gözlerimi Pamir'den ayırmadan. "Ben sadece konuşmaya çalışıyorum. Kendisi sağ olsun, cevap vermemek için elinden geleni yapıyor."

Pamir önündeki bardağı eline aldı. Bir yudum su içtikten sonra bardağı usulca masaya bıraktı.

"Herkese cevap vermek zorunda değilim." dedi.

"Kimse senden zorla sohbet etmeni istemiyor." dedim. "Ama madem benim güvenliğimden sorumlu olacağına karar verdiniz, en azından karşındaki insanın yüzüne bakarak iki cümle kurabilirsin."

"Gerek duymuyorum." dedi.

İstemsizce güldüm.

"Gerçekten inanılmaz birisin." dedim. "Hayatımda bu kadar soğuk birini ilk defa görüyorum."

"Alışırsın." dedi.

"O konuda çok umutlusun." dedim.

"Cevabını zaman gösterir." dedi.

Derin bir nefes verdim.

Ne söylesem aynı sakin tavırla karşılık veriyordu. Sesini yükseltmiyor, sinirlenmiyor, tartışmayı büyütmüyordu.

İşte en çok da bu sinirimi bozuyordu.

Bir insan bu kadar mı tepkisiz olurdu?

Çatalımı yavaşça tabağın kenarına bıraktım.

"Benim iştahım kaçtı." dedim. "İzniniz varsa odama çıkacağım."

Levent Bey yüzüme baktı.

"Neredeyse hiçbir şey yemedin." dedi.

"Boğazımdan geçmiyor." dedim. "Kusura bakmayın."

Sandalyemi yavaşça geriye itip ayağa kalktım. Masadakilere bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdüm.

Elim kapının koluna uzandığında istemsizce arkamı döndüm.

Pamir yine aynı ifadeyle oturuyordu.

Az önce aramızda geçen konuşma sanki hiç yaşanmamış gibi sakindi.

İçimden, "Bu adam gerçekten sinir bozucu." diye geçirdim.

Başımı iki yana sallayıp kapıyı açtım ve yemek salonundan çıktım.

Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz derin bir nefes verdim.

Yemek salonunun bunaltıcı havasından çıkınca kendimi biraz olsun rahatlamış hissettim.

Koridor yine ilk geldiğimde olduğu gibi sessizdi. Tavandaki loş ışıklar uzun koridoru aydınlatıyor, duvarlardaki tablolar ise sanki geçtiğim her adımı izliyormuş gibi üzerime bakıyordu.

Kollarımı göğsümde birleştirip ağır adımlarla merdivenlere yöneldim.

O evde geçirdiğim birkaç saatin bile bana günler gibi gelmesi sinirimi bozuyordu.

Daha ilk günden herkes benim adıma karar vermişti.

Kimse ne istediğimi sormamış, tek bir açıklama bile yapmamıştı.

***
Merdivenleri çıkıp koridorun sonundaki odama geldim. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra bu kez sertçe kapattım.

Elimde olmadan derin bir nefes verdim.

Odanın sessizliği, yemek salonundan çok daha huzurluydu.

En azından burada üzerime dikilmiş yeşil gözler yoktu.

Ayakkabılarımı çıkarıp bir kenara bıraktım. Yatağın üzerine oturup saçlarımdaki tokayı çıkardım.

Uzun sarı saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken başımı hafifçe geriye yasladım. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip gözlerimi kapattım.

"Bugün daha ne kadar sinirlenebilirim acaba?" diye mırıldandım.

Birkaç dakika öylece oturduktan sonra ayağa kalktım.

Dolabın kapağını açıp üzerime giymek için gri bir eşofman altı ile siyah, bol bir tişört çıkardım. Kıyafetleri yatağın üzerine bıraktıktan sonra banyoya geçtim.

Musluğu açar açmaz sıcak su buharı banyoyu kaplamaya başladı.

Aynanın karşısında durup kendime baktım. Kahverengi gözlerimin altındaki hafif yorgunluk dikkatimi çekti. Gün boyu toplu duran saçlarım tamamen dağılmıştı.

"Harika görünüyorsun." dedim alaycı bir sesle. "Daha ilk günden dağıldın."

Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp duşun altına girdim.

Ilık su tenime değdiği anda omuzlarımdaki gerginlik yavaş yavaş azalmaya başladı. Gözlerimi kapatıp birkaç dakika boyunca sadece suyun sesini dinledim.

Keşke kafamın içindeki soruları da bu suyla birlikte akıtıp gönderebilseydim.

Duştan çıktıktan sonra saçlarımı havluyla kurulayıp giyindim.

Banyodan çıkınca odanın ışığını biraz kıstım. Telefonumu komodinin üzerine bıraktım. Ardından balkona doğru yürüyüp perdeyi hafifçe araladım.

Bahçe gecenin karanlığına gömülmüştü.

Derin bir nefes alıp perdeyi yeniden kapattım.

Yatağa uzanırken aklıma yine aynı yeşil gözler geldi.

Sinirle gözlerimi devirdim.

"Gerçekten senden hiç hoşlanmadım." dedim kendi kendime.

Battaniyeyi üzerime çekip gözlerimi kapattım.

Tek istediğim şey uyuyup bugünü geride bırakmaktı.

Yarının ne getireceğini bilmiyordum ama içimdeki his, bu malikânede hiçbir günün sıradan geçmeyeceğini fısıldıyordu.

***
Çok uzun oldu, neyse bb.

Комментарии

0 / 5000 символов
Пока нет комментариев. Будьте первым!